Konu Başlıkları
3 Ocak 2026 tarihi, siyasi tarih literatürüne sadece Venezuela’nın başkenti Caracas’ın bombalanması ve Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşinin bir savaş ganimeti gibi kaçırılması olarak geçmeyecektir. Bu tarih, kapitalist dünya sisteminin “uluslararası hukuk“, “demokrasi ihracı” veya “insani müdahale” gibi liberal maskelerini tamamen bir kenara bırakıp, özündeki çıplak zorbalığa; yani 16. yüzyılın korsanlık hukukuna geri döndüğü bir milattır.
Amerikan Başkanı Donald Trump’ın, Venezuela’nın yeraltı kaynaklarına el konulduğunu ve yönetimin fiilen devralındığını ilan etmesi, bir anomali değil, emperyalizmin tarihsel sürekliliğinin zorunlu bir sonucudur. Bugün Karayipler’de yükselen dumanlar, Eduardo Galeano’nun on yıllar önce “Latin Amerika’nın Kesik Damarları“nda tarif ettiği o kanayan yaranın, modern silahlarla yeniden deşilmesinden başka bir şey değildir. Zira yaşanan son işgal, tarihsel boşlukta asılı duran tekil bir vaka değildir; bu, Monroe Doktrini’nden Smedley Butler’ın itiraflarına, Standard Oil’den bugünün ExxonMobil’ine uzanan yüz yıllık sömürü mekanizmasının kaçınılmaz final sahnesidir.
I. TARİHSEL ARKA PLAN: “Arka Bahçe” ve Monroe Doktrini’nin Ekonomi Politiği
Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyindeki topraklara bakışı, hiçbir zaman “komşuluk” ilişkisi üzerine kurulmamıştır. Bu bakış, mülkiyetçidir. 1823 yılında ilan edilen Monroe Doktrini, o dönemde “Amerika kıtası Avrupalı sömürgeci güçlere kapalıdır” şeklinde, görünüşte anti-kolonyalist bir söylemle pazarlanmıştı. Ancak bu doktrinin alt metni, kıtanın kuzeyden gelen yeni bir efendiye; Washington’a tahsis edildiğiydi. ABD, Avrupalı rakiplerini kıtadan kovarken, Latin Amerika halklarına özgürlük değil, sadece efendi değişikliği vaat ediyordu.
Bu doktrin, 20. yüzyılın başında, 1904’te “Roosevelt Eki” (Roosevelt Corollary) ile güncellendi. Dönemin ABD Başkanı Theodore Roosevelt, ABD’ye Batı Yarımküre’de “uluslararası polis gücü” olma yetkisi verdi. Bu, şu anlama geliyordu: Eğer bir Latin Amerika ülkesi “medeni” davranmazsa (ki bu, borçlarını ödememek veya ABD şirketlerine zorluk çıkarmak demekti), ABD sopayı (Big Stick) kullanma hakkına sahipti.
Bugün Trump’ın “Monroe Doktrini’ne dönüyoruz” derken kastettiği, bu tarihsel mirasın en saldırgan yorumudur. 19. yüzyılda İngiliz ve Alman donanmalarının Venezuela limanlarını borç tahsilatı için bombalamasını engelleyen ABD, bugün o limanları bizzat bombalamaktadır. Çünkü artık mesele Avrupa ile rekabet değil, küresel hegemonyanın sarsılması ve Çin gibi yeni aktörlerin “arka bahçe”ye girmesidir. Emperyalizm, kendi nüfuz alanında “boşluk” kabul etmez.
II. KAPİTALİZMİN GANGSTERLERİ: Smedley Butler ve İtiraflar
Venezuela işgalini anlamak için, Amerikan askeri aygıtının aslında neye hizmet ettiğini anlamak gerekir. Bu konuda tarihin en dürüst tanığı, şüphesiz ki Tümgeneral Smedley Darlington Butler’dır.
Amerikan Deniz Piyadeleri’nde (USMC) 33 yıl görev yapan, iki kez Kongre Onur Madalyası alan ve döneminin en çok nişan verilen askeri olan Butler, 1935 yılında kaleme aldığı “Savaş Bir Dalaveredir” (War is a Racket) adlı eserinde ve konuşmalarında şu sarsıcı itirafta bulunmuştur:
“Zamanımın çoğunu büyük işletmeler, Wall Street ve bankerler için yüksek sınıf bir kabadayı olarak geçirdim. Kısacası, ben kapitalizm için bir gangsterdim… 1914’te Meksika’yı Amerikan petrol çıkarları için güvenli hale getirdim. Haiti ve Küba’yı National City Bank’ın (bugünkü Citigroup) gelir toplayabileceği huzurlu yerler yaptım… Honduras’ı Amerikan meyve şirketleri için ‘düzelttim’. 1927’de Çin’de Standard Oil’in yolunun açılmasını sağladım… Al Capone’a bakınca, onun amatör olduğunu düşünüyorum. O haraç işini sadece üç ilçede yürütebiliyordu; ben ise üç kıtada.”
Butler’ın bu itirafları, ABD ordusunun, çok uluslu şirketlerin “özel güvenlik birimi” gibi çalıştığının birinci ağızdan kanıtıdır. 2026’da Venezuela’da yaşananlar, Butler’ın 1914’te Meksika’da tarif ettiği mekanizmanın güncellenmiş bir versiyonudur. Dün Standard Oil için Meksika’yı hizaya getiren mekanizma, bugün Chevron ve türevleri için Venezuela’yı işgal etmektedir. İsimler değişmiş, teknoloji gelişmiş, ancak “gangster kapitalizminin” işleyiş mantığı aynı kalmıştır.
III. PETROLÜN LANETİ: Diktatörler ve Demokratlar
Venezuela tarihi, petrolün siyaseti nasıl zehirlediğinin laboratuvarıdır. ABD’nin Venezuela siyasetine müdahalesi, demokrasi sevgisinden değil, petrol vanalarının kontrolü arzusundan kaynaklanır. Tarihsel kayıtlar bu konuda nettir:
- Juan Vicente Gómez (1908-1935): “And Dağları’nın Tiranı” olarak bilinen Gómez, ülkeyi demir yumrukla yöneten, muhalifleri zindanlarda çürüten gaddar bir diktatördü. Ancak Washington ve Rockefeller ailesi (Standard Oil) tarafından baş tacı edildi. Neden? Çünkü Gómez, ülkenin petrol sahalarını, son derece cömert imtiyazlarla Amerikan şirketlerine açmıştı. ABD için “iyi diktatör”, Amerikan sermayesine dokunmayan diktatördür.
- Rómulo Gallegos (1948): Ülkenin ilk demokratik yollarla seçilen başkanıydı. Ünlü bir romancı ve aydındı. Ancak iktidara gelir gelmez petrol şirketlerinden alınan vergiyi %50’ye çıkarmaya kalkıştı. Sonuç? Sadece 9 ay sonra ABD destekli bir askeri darbeyle devrildi.
- Marcos Pérez Jiménez (1952-1958): Gallegos’u deviren cunta rejiminin lideriydi. İşkencehaneleriyle ünlü bu diktatör, ABD Başkanı Eisenhower tarafından “Liyakat Nişanı” ile ödüllendirildi. Çünkü petrol akışı “güvenli” hale gelmişti.
Bu tarihsel dizge, 2026 işgalinin “Maduro bir diktatördü” argümanını çürütmektedir. ABD, diktatörlerle sorunu olan bir ülke değildir; ABD, kendi şirketlerine kar transferini durduran liderlerle sorunu olan bir ülkedir. Chavez ve sonrasında Maduro’nun “suçu”, petrol gelirlerini Wall Street bankaları yerine Venezuela’nın yoksul mahallelerine (Barrios) aktarmaya çalışmaktır.
Elbette Maduro yönetimi, ağır kuşatma koşulları altında otoriterleşmiş, siyasal alanı daraltmış ve yönetimsel anlamda ciddi hatalar yapmıştır. Bu, görmezden gelinebilecek bir gerçeklik değildir. Ancak emperyalizm eleştirisi, hedef ülkenin iç siyasal rejimini aklama veya mahkûm etme meselesine indirgenemez; buradaki asıl mesele, bir halkın kendi kaderini tayin hakkının, hangi gerekçeyle olursa olsun, dış güçlerce gasbedilip edilemeyeceğidir. Bir ülkenin “kötü yönetilmesi”, o ülkenin işgal edilip kaynaklarına el konulmasını meşru kılan bir davetiye olamaz.
IV. ÜÇ AŞAMALI İMHA STRATEJİSİ VE “TRUMP EKİ”
2026 müdahalesi, klasik bir askeri harekatın ötesinde, hibrit savaşın en uç örneğidir. Süreç üç aşamada kurgulanmıştır:
- Kriminalizasyon ve Algı Yönetimi (Lawfare):
İlk aşamada Maduro yönetimi “Narko-Terörist” olarak etiketlendi. Oysa ABD Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi’nin (DEA) kendi verileri bile, kokain trafiğinin %90’ının ABD müttefiki Kolombiya ve Honduras üzerinden aktığını göstermektedir. Ancak emperyalizm, “gerçek ötesi” (post-truth) çağında, gerçeğe ihtiyaç duymaz. Bu etiketleme, Venezuela’ya ait gemilerin vurulmasına, sivil deniz ticaretinin “korsanlık” adı altında engellenmesine hukuki kılıf hazırlamıştır.
- Ekonomik Boğma (Economic Strangulation):
Galeano’nun tabiriyle “damarların kesilmesi” stratejisidir. Venezuela’nın petrol ihracatı bloke edilmiş, tankerlere uluslararası sularda el konulmuş, ülkenin döviz rezervleri dondurulmuştur. Amaç, ekonomiyi çökerterek halkı açlıkla terbiye etmek ve “kurtarıcı” olarak ABD müdahalesine razı etmektir.
Bu noktada Venezuela’daki ekonomik çöküşü yalnızca “kötü yönetim” veya “sosyalizmin başarısızlığı” ile açıklamak, suya atılan bir insanın boğularak ölmesini yüzme bilmemesine bağlamaya benzer. Ambargolar, finansal abluka ve fiili ticaret yasağı, dünyanın en güçlü ekonomilerini bile felç etmeye yetecek silahlardır; dolayısıyla Venezuela’nın yaşadığı kriz, sadece iç hataların değil, bu boğucu kuşatmanın çarpan etkisiyle derinleşmiş, planlı bir yıkımdır. Hiperenflasyon ve gıda krizi, işte bu kuşatmanın doğrudan sonucudur.
- Fiili İşgal ve İlhak (The Trump Corollary):
Ve nihayet, direnci kırılan ülkeye doğrudan askeri müdahale. Trump’ın Monroe Doktrini’ne getirdiği “Trump Eki”, ABD’nin Batı Yarımküre’deki stratejik varlıklar (petrol, lityum, limanlar) üzerinde mutlak mülkiyet hakkı iddia etmesidir. Trump, “Çin veya Rusya burada stratejik varlık edinemez” derken, Venezuela’nın egemenlik hakkını; yani kiminle ticaret yapacağını seçme hakkını ilga etmiştir. Bu, Venezuela’nın bir “devlet” statüsünden çıkarılıp, yönetimi Washington’a bağlı bir “şirket-bölge”ye dönüştürülmesidir.
V. KOMPRADOR BURJUVAZİ VE İÇERİDEKİ TRUVA ATI
Bu işgalin sadece dış dinamiklerle açıklanması eksik kalacaktır. Venezuela’daki sağ muhalefet, tarihsel olarak bir komprador burjuvazi karakteri taşır. Komprador; varlığını ulusal üretime değil, emperyalist sermayeyle kurduğu acentelik ilişkisine borçlu olan sınıftır.
Maria Corina Machado gibi figürlerin, Amerikan bombardımanını alkışlaması, Nobel Barış Ödülü’nü işgal emrini veren Trump’a ithaf etmesi, patolojik bir vatan hainliğinden ziyade, sınıfsal bir reflekstir. Venezuela burjuvazisi için petrolün millileştirilmesi, kendi servet kaynaklarının da kuruması demektir. Onlar için ülkenin egemenliği değil, Miami’deki banka hesaplarının güvenliği esastır. Bu sınıf, Smedley Butler’ın “gangsterleri”nin yerli işbirlikçileridir; kapıyı içeriden açanlardır.
VI. SONUÇ: Küresel Hegemonyanın Şiddet Yoluyla Tesisi
Venezuela’da yaşananlar, ABD’nin gücünün doruğunda olduğunu değil, bilakis ekonomik ve siyasi hegemonyasının krizde olduğunu göstermektedir. Çin’in ticari yükselişi ve çok kutuplu dünyanın ayak sesleri karşısında, “serbest piyasa” rekabetinde kaybeden ABD, masayı devirmiş ve elindeki tek üstün koz olan kaba askeri güce sarılmıştır.
Trump’ın “Petrol şirketlerimiz gidecek, yatırım yapacak ve parasını alacak” sözleri, kapitalizmin en ilkel, en vahşi birikim modeline dönüşüdür. Bu, Mülksüzleştirme Yoluyla Birikimdir.
Venezuela halkının yaşadığı bu trajedi, aslında tüm ezilen uluslar için kanla yazılmış bir uyarı niteliğindedir. Uluslararası hukukun, Birleşmiş Milletler’in veya diplomatik teamüllerin, emperyalizmin iştahı karşısında kağıttan kaplanlar olduğu kanıtlanmıştır. Smedley Butler’ın 1935’te ifşa ettiği bu emperyalist yağma düzeni, 2026’da tüm küstahlığıyla devam etmektedir.
Korsanlar geri dönmüştür; çünkü hiç gitmemişlerdi. Sadece bir süreliğine “demokrat” kostümü giymişlerdi. Şimdi o kostüm yırtılmış ve altındaki çürümüş iskelet, elinde petrol varilleriyle sırıtmaktadır. Bu haydutluğa karşı duracak tek güç ise, ne “uluslararası toplum”un kınama mesajları ne de diplomatik manevralardır; tek güç, halkların örgütlü ve anti-emperyalist direnişidir.
