Kent Hakkı ve Yıkım: Kentsel Dönüşümün Anatomisi

Dönüşüm projelerinin yerel halk üzerindeki etkileri

Leyla Sönmez

Kentsel dönüşüm, devletin son on yıldaki en büyük ideolojik aygıtlarından biri haline geldi. “Depreme dayanıklı konut”, “modern yaşam alanı” veya “şehir estetiği” gibi masum kavramların ardında yürütülen bu projeler, aslında kent mekânının sınıfsal yeniden dağıtım sürecidir. Dönüşüm, yıkımın teknik adı, mülksüzleştirmenin ise meşrulaştırılmış biçimidir.

Türkiye’de kent politikası uzun süredir sermaye merkezli bir inşaat rejimi üzerinden işliyor. 1980’lerle birlikte neoliberal dönüşüm nasıl emek piyasalarını deregüle ettiyse, 2000’lerle birlikte şehirler de benzer bir deregülasyona tabii tutuldu. Artık planlama, kamusal ihtiyaca değil, yatırımcı iştahına göre yapılıyor. TOKİ’nin yalnızca “konut üreticisi” değil, aynı zamanda bir “iktidar mekaniği” olarak çalıştığı bu model, toprağı bir kamusal alan değil, bir mali enstrüman haline getirdi.

Dönüşüm mü – tahliye mi?

Türkiye’de kentsel dönüşümün en sert yüzü, yerinden edilme pratiklerinde ortaya çıkıyor. Sulukule, Ayazma, Tarlabaşı, Fikirtepe gibi bölgelerde yaşayan binlerce kişi, projelerin ilk aşamasında “riskli alan” ilanlarıyla evlerinden çıkarıldı. Bu uygulamalar, teknik raporların arkasına gizlenmiş politik kararlardır. Devlet, çoğu zaman hak sahiplerini “rızaya dayalı” sözleşmelere zorlayarak, yıkımı hukuki kılıfa sokar. Fakat bu “rızanın” arkasında, yaşama hakkıyla mülkiyet hakkı arasında sıkışmış mahalle halkının çaresizliği vardır.

Dönüşüm projeleri yerel halk için bir barınma krizinden fazlasıdır – aynı zamanda bir kültürel ve toplumsal kopuştur. Mahalle kimliği, dayanışma ağları, gündelik yaşam pratikleri; yeni lüks sitelerin steril dünyasında yok olur. Yıkılan yalnızca binalar değil, bir arada yaşamanın biçimleridir.

Rantın estetiği, yoksulluğun görünmezliği

Resmî söylem, bu projeleri “modernleşmenin” simgesi olarak sunar. Oysa üretilen estetik, toplumsal adaletsizliğin yeni biçimidir. Cam cepheli gökdelenler, çevresindeki güvenlik duvarlarıyla birlikte yeni bir sınıfsal mimari yaratır: içeride steril bir konfor alanı, dışarıda ise artık dışlanmış eski mahalleliler. Bu tabakalaşma, kentin fiziksel planına işlenmiş bir sınıf ayrımıdır.

İstanbul, Ankara, İzmir ya da Bursa fark etmez; kentsel dönüşüm projeleri, yerel ekonomileri tek tipleştirir. Küçük esnaf kaybolur, yerine zincir marketler gelir. Mahalle pazarı lüks AVM’ye dönüşür. Kira fiyatları artar, kamu alanları özelleştirilir. Böylece kent, hem mekânsal hem de toplumsal olarak ticarileştirilir.

Kent hakkı: Bir sınıf talebi

Fransız düşünür Henri Lefebvre’nin ifadesiyle “kent hakkı”, şehirde yaşamın tüm unsurlarına katılma ve kenti dönüştürme hakkıdır. Ancak Türkiye’de bu hak sistematik biçimde budanıyor. Kent artık bir yurttaşın değil, bir müşterinin mekânı olarak işletiliyor. “Hak” olmaktan çıkıp “erişim”e, “katılım”dan çıkıp “kullanım izni”ne indirgeniyor.

Dolayısıyla kentsel dönüşüm yalnızca bir imar meselesi değil, aynı zamanda bir demokrasi meselesidir. Çünkü kararların kim tarafından, kimin lehine alındığı bu süreçte çıplak biçimde görünür. Belediyeler ve şirketler, halkın ihtiyaçlarını dinleyen değil, yatırımcının diliyle konuşan kurumlardır artık. Kenti yeniden inşa eden irade halkın kendisi değil, sermaye ile devlet arasındaki simbiyotik ilişkidir.

Yıkımın sosyolojisi: ne değişiyor, kim kalıyor?

Fiziksel yıkımın arkasında kültürel bir travma yatıyor. Dönüşüm bölgelerinde yaşayan insanlar, yalnız evlerinden değil, hafızalarından da koparılıyor. Mahallelerin soylulaştırılması, aslında sınıf belleğinin silinmesi anlamına geliyor. Yeni sakinler gelir, mülksüzleşenler kentin çeperine sürülür. Bu, mekânsal bir sürgündür. Ve her sürgünde olduğu gibi, beraberinde bir sessizlik getirir.

Kentlerin “yenilenmesi” gerektiğini söyleyen siyasal söylem, aslında “yoksulluğun görünmezleşmesi”ni amaçlar. Çünkü yoksulluk, sermayenin gözüne çirkin gelir; oysa beton, her şeyi estetikleştirir. Bugünün Türkiye’sinde kentsel dönüşüm, yalnızca bir mühendislik faaliyeti değil, sınıfsal bir makyaj operasyonudur.

Sonuç: Yıkımın ardında direniş

Yine de hikâye sadece yıkım değildir. Tarlabaşı’nda, Okmeydanı’nda, Kadifekale’de, Dikmen Vadisi’nde yıllardır direnen mahalle inisiyatifleri, “kent hakkı” kavramını hayatın içinden yeniden tanımladı. Onlar için mesele yalnızca evlerini korumak değil; kenti sermayeden geri almak, mahalleyi bir siyasal özneye dönüştürmektir.

Kentsel dönüşümün anatomisi, Türkiye’deki iktidar mimarisinin bir mikrokozmosudur. Kim için inşa edildiği, kimin menfaatine çalıştığı ve kimin hayatını yıktığı soruları, kentle birlikte demokrasiyi de belirler. Eğer kent, yurttaşın değil müteahhidin elindeyse, o şehir artık bir yaşam alanı değil – bir yatırım aracıdır.