Siyasal iktidarlar, rakiplerini bertaraf etmek için tarih boyunca çeşitli yöntemler kullanmıştır. Ancak hukukun bir “araç” olarak kullanılması, rejimin karakterini en net ortaya koyan yöntemdir. Türkiye’de son dönemde yaşananlar, bu aracın ne kadar pervasızca kullanılabileceğini bir kez daha gösterdi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yöneltilen “casusluk” suçlaması, basit bir adli vaka değil, 2028’e giden yolda en güçlü rakibi saf dışı bırakmayı amaçlayan bir siyasi itibar suikastı operasyonudur.
“Casusluk,” kamuoyu vicdanında ağır bir kelimedir. Vatan hainliği ile eşdeğer tutulur ve duyulduğu anda faili toplum nezdinde mahkûm etme gücüne sahiptir. İktidarın bu operasyon için “terör” veya “yolsuzluk” yerine bu yaftayı seçmesinin nedeni tam da budur: Sadece siyaseten değil, toplumsal olarak da geri dönülmez bir leke bırakmak.
Ancak dosyanın içeriğine bakıldığında, iddiaların ciddiyeti ile delil yapısı arasında bir uçurum olduğu görülüyor. Bu, bir davadan çok, siyasi bir mühendislik çalışmasıdır.
Bir Kumpasın Anatomisi: Figüranlar ve Hedef
Her kumpas gibi, bu soruşturmanın da bir “itirafçısı” ve bu itirafçının etrafına örülen kilit isimleri var. Soruşturmanın merkezinde yer alan Hüseyin Gün adlı şahıs, operasyonun ne kadar aceleci ve kurgusal olduğunu tek başına kanıtlıyor.
Gün, aylar önce (Temmuz 2025’te) zaten MI6, MOSSAD gibi uluslararası istihbarat servisleriyle ilişkili olduğu gibi çok daha “büyük” iddialarla tutuklanmış bir isim. Ancak ne hikmetse, ilk ve kapsamlı ifadelerinde ne İmamoğlu’ndan ne de ekibinden bahsediyor. Aylar sonra, “etkin pişmanlık” yasasından faydalanma sürecinde, kendisine fotoğraflar gösterildikten sonra birdenbire İstanbul seçimiyle ilgili iddiaları gündeme getiriyor. Bu durum, soruşturmanın seyrinin adli bir keşiften ziyade, siyasi bir hedef doğrultusunda “sipariş” edildiğini gösteriyor.
Bu “itirafçı”nın beyanlarıyla dosyaya dahil edilen diğer isimler ise tesadüfi değil:
- Necati Özkan: İmamoğlu’nun 2019’daki tarihi seçim zaferinin mimarı, kampanya direktörü ve siyasal iletişim danışmanı. Özkan, İmamoğlu’nun “kazanan” imajının arkasındaki stratejisttir. Onu hedef almak, İmamoğlu’nun beynini hedef almaktır.
- Merdan Yanardağ: TELE1 Genel Yayın Yönetmeni, kamuoyunca bilinen sosyalist, anti-emperyalist ve seküler duruşuyla tanınan bir gazeteci.
Mantık Duvarına Çarpan Absürtlükler
Soruşturmanın ciddiyetsizliği, iddiaların kendi içindeki çelişkilerinde gizli. En bariz olanı, Merdan Yanardağ’ın “İsrail ajanı” olarak suçlanmasıdır. Hayatını anti-emperyalist ve anti-Siyonist bir çizgide geçirmiş, Filistin davasını savunan sosyalist bir gazetecinin MOSSAD ile ilişkilendirilmesi, bu operasyonu kurgulayanların hedefledikleri kitleyi aptal yerine koymasından başka bir şey değildir. Bu absürt suçlama, davanın geri kalanının da ne kadar temelsiz olduğunun bir kanıtıdır.
Necati Özkan’a yönelik suçlamanın temeli ise, 2019 sonrası Hüseyin Gün tarafından kendisine yapılan bir “sosyal medya analizi” sunumuna dayanıyor. Özkan’ın “teklifi almadık, çalışmadık” dediği bu tekil temas, savcılık tarafından bir “casusluk organizasyonu” gibi sunuluyor.
İmamoğlu’nun operasyona dahil edilmesi ise daha da trajikomik. İtirafçı Gün’ün kendi ifadesinde bile, İmamoğlu ile Saraçhane’deki makamında sadece bir kez “teşekkür” amacıyla görüştüğü belirtiliyor. Bu “teşekkür” ziyareti, siyasi bir kurguyla “örgüt liderliği” kanıtına dönüştürülmeye çalışılıyor.
Asıl Hedef: 2019’un Zafer Ruhu ve Veri Hafızası
Peki, bu kurgusal “casusluk” hikayesinin teknik argümanı ne? İddiaya göre, “İstanbul Senin” uygulaması üzerinden milyonlarca kullanıcının kişisel verisi sızdırılmış.
Bu iddia, iktidarın 2019’da kaybettiği seçimin rövanşını alma arzusunu gösteriyor. O dönemde de İBB’deki “veri kopyalama” iddialarıyla muhalefeti kriminalize etmeye çalışmışlardı. Şimdi ise hedef, İmamoğlu’nun seçim başarısının temel taşı olan teknoloji kullanımı, veri analizi ve “İstanbul Gönüllüleri” gibi dijital örgütlenme ağlarıdır.
“70.000 gönüllü acil aktive edilecek” gibi dosyaya giren ifadeler, iktidarın asıl korkusunu ortaya koyuyor: Muhalefetin, kendi kontrolleri dışındaki bir alanda (dijital dünya) organize olma ve veri toplama kapasitesi. Bu dava, yalnızca kişileri değil, muhalefetin kazandığı en güçlü alanı, yani teknoloji ve örgütlenme kabiliyetini hedef almaktadır.
Türkiye’nin Yeni Normali: Talimatlı Yargı
Bu dava münferit bir olay değildir. Osman Kavala’nın AİHM kararlarına rağmen serbest bırakılmaması, Selahattin Demirtaş’ın siyasi rehin olarak tutulması, Gezi davasındaki hukuksuzluklar ve son olarak Anayasa Mahkemesi kararına rağmen milletvekilliği düşürülen Can Atalay vakası… Tüm bunlar, Türkiye’de yargının artık adaleti değil, Saray’ın siyasi ajandasını hayata geçiren bir aparata dönüştüğünü göstermektedir.
Yargı, yasa kitaplarından değil, siyasi iktidarın ihtiyaçlarından talimat almaktadır. Hukukun üstünlüğü değil, “üstünlerin hukuku” geçerlidir.
Sonuç: Korkunun Adı ve Sistemin Mesajı
İktidar, Ekrem İmamoğlu’ndan neden bu kadar korkuyor? Çünkü İmamoğlu, 2019’da sadece bir seçimi değil, “yenilmezlik” algısını da çifte zaferle yıkan isimdir. O, sistem için “kontrol edilemeyen bir risk” ve yenilginin sembolüdür.
Bu casusluk davası, hukuki bir sonuç üretmekten çok, tüm muhalif kesimlere, sivil topluma ve seçmenlere bir “mesaj” vermeyi amaçlamaktadır: “Bana karşı kazansanız bile, size yönettirmem. Sizi en ağır suçlarla yaftalar, itibarsızlaştırır ve siyaset sahnesinden silerim.”
Bu dava, hukuki bir delil bulamasa bile (ki bulamayacağı aşikârdır), Türkiye’de demokrasinin nasıl bir tek adam ipoteği altında olduğunu gösteren bir turnusol kâğıdı olarak tarihe geçecektir.
Can Taylan Tapar