İşyerinde izleme teknolojileri, sermayenin emek üzerindeki tahakkümünü dijitalleştirdiği bir araç haline geldi. Klavye vuruşlarını kaydeden yazılımlar, GPS takip cihazları, yüz tanıma sistemleri ve hatta beyin dalgalarını tarayan nöroteknolojiler – hepsi “verimlilik” ve “güvenlik” kisvesi altında pazarlanıyor. Oysa bu araçlar, işçinin mahremiyetini erozyona uğratırken, sınıf ilişkilerini daha da derinleştiriyor. 2026 başlarında, küresel işgücü piyasasında bu teknolojilerin kullanımı yüzde 40 artmışken, soru şu: Bu izleme furyası finansal özgürlük mü sağlıyor, yoksa yeni bir sömürü katmanı mı ekliyor? Sosyalist bir bakışla, meseleyi sınıfsal bağlamıyla ele alalım; çünkü tarafsızlık, egemen ideolojinin bir illüzyonundan ibaret.
İzleme Teknolojilerinin Yükselişi: Araç mı, Silah mı?
Günümüz işyerlerinde izleme, basit kamera kayıtlarından öteye geçti. AI tabanlı yazılımlar, çalışanların ekran aktivitelerini, e-posta trafiğini ve hatta duygusal durumlarını analiz ediyor. Örneğin, 2025’te Boeing’in başlattığı pilot program – ki daha sonra mahremiyet endişeleriyle askıya alındı – çalışanların hareketlerini ve etkileşimlerini gerçek zamanlı takip etmeyi amaçlıyordu. Benzer şekilde, keystroke logger’lar ve web tarama izleyicileri, üretkenliği ölçme bahanesiyle işçinin her tıklamasını kaydediyor.
Bu teknolojiler, sermaye birikiminin bir parçası: Şirketler, veri toplayarak iş süreçlerini optimize ediyor, ancak bu veri işçiden çalınıyor. Materyalist açıdan bakarsak, bu araçlar emek gücünü metalaştırıyor; işçiyi bir üretim faktöründen ziyade, sürekli denetlenen bir nesneye indirgiyor. Gelişmekte olan ülkelerde, bu teknolojiler ucuz işgücünü daha da güvencesiz kılıyor – Türkiye’de olduğu gibi, düşük ücretli sektörlerde GPS takibiyle işçiler adeta zincire vurulmuş halde.
Etik Boyut: Mahremiyet mi, Sömürü Aracı mı?
Etik tartışma, burjuva ahlakının sınırlarında kalmamalı; sınıf mücadelesinin bir parçası olarak görülmeli. İzleme teknolojileri, işçinin mahremiyetini ihlal ederek psikolojik baskı yaratıyor: Sürekli gözetlenme hissi, stres ve anksiyeteyi artırıyor, iş memnuniyetini düşürüyor. 2025’te yayınlanan bir rapor, izlenen çalışanların yüzde 60’ının güven kaybı yaşadığını gösteriyor – bu, sermayenin emek üzerindeki ideolojik hegemonyasını pekiştiriyor.
Seküler ve rasyonel bir yaklaşımla, bu teknolojiler dini dogmalardan uzak olsa da, piyasa tanrılarının yeni tapınağı: Verimlilik tanrısı adına, işçinin özel alanı feda ediliyor. Mizahla karışık bir benzetmeyle, sanki Orwell’in 1984’ü bir startup’ın iş modeli olmuş – Büyük Birader artık CEO’nun algoritması. Ama şaka bir yana, bu etik ihlal, işçiyi yabancılaştırıyor; Marx’ın tabiriyle, emeğini kendi elleriyle denetleyen bir sisteme dönüştürüyor. Gerçek özgürlük, bu araçların demokratik denetiminde yatıyor, yoksa sermayenin elinde bir sopa olarak değil.
Hukuki Çerçeve: Yasalar Kimin Yanında?
Hukuki boyut, küresel çapta parçalı bir manzara çiziyor. ABD’de Elektronik İletişim Gizliliği Yasası (ECPA) temel olsa da, eyalet yasaları belirleyici: New York’un Elektronik İzleme Yasası, 2025’te genişletilerek çalışanlara önceden bildirim zorunluluğu getirdi. Avrupa’da GDPR, izlemeyi orantılılık ve meşru menfaatle sınırlıyor – ihlaller milyonlarca euro cezayla sonuçlanıyor. Ancak bu yasalar, sermayenin çıkarlarını korurken, işçiye sadece asgari koruma sunuyor; örneğin, California’da 2023’te tartışılan İşyeri Teknoloji Hesap Verebilirlik Yasası, izleme araçlarını kısıtlamayı amaçlasa da, hala yetersiz.
Türkiye’de ise durum daha karmaşık ve baskıcı. Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) altında, izleme meşru menfaat için yapılabilir, ancak orantılı olmalı ve çalışanlar bilgilendirilmeli. Anayasa Mahkemesi kararları, bildirim varsa mahremiyet ihlalini reddediyor – örneğin, e-posta izlemede içerik değil, sadece metadata incelenebiliyor. Video kayıtları güvenlik için kabul edilebilir, ama bireysel ofislerde yasak. Ne var ki, Erdoğan rejiminin faşizmin kurumsallaşması olarak tezahür ettiği bir ortamda, bu yasalar sıklıkla sermayenin lehine yorumlanıyor. Yolsuzluk ve hukuksuzluk örnekleri bol: İstanbul merkezli bir fabrikada, 2025’te işçilerin GPS takibiyle fazla mesai dayatıldığı bir dava, mahkemede şirket lehine sonuçlandı – işçilerin mahremiyeti, “iş güvenliği” bahanesiyle feda edildi. Bu, rejimin sınıf politikalarının bir yansıması: Emek sömürüsü, devlet eliyle legalleştiriliyor.
Erdoğan Rejimi Altında Gözetim: Faşizmin Dijital Yüzü
Türkiye özelinde, şirket gözetimi rejimin otoriter yapısıyla iç içe. Erdoğan’ın tek adam sistemi, faşizmin kurumsallaşması olarak, işyerlerini birer gözetim kampına dönüştürüyor. KVKK’nin yetersizliği, sendikasızlaşmayla birleşince, işçiler savunmasız kalıyor. Örneğin, 2024’te bir tekstil fabrikasında gizli kamera skandalı patlak verdi: İşçiler, dinlenme odalarında bile izlendiğini öğrenince dava açtı, ama mahkeme “güvenlik” gerekçesiyle şirketi aklamıştı. Bu, hukuksuzluğun somut bir örneği – isim vererek söylüyorum, gibi vakalarda, AKP’ye yakın patronlar korunuyor.
Sınıf merkezli bakışla, bu gözetim, işçiyi atomize ediyor; kolektif direnişi kırıyor. Seküler bir eleştiriyle, dini dogmatizm yerine piyasa fetişizmi hakim: İzleme, “verimlilik” fetişiyle meşrulaştırılıyor. Gerçek çözüm, işçilerin veri denetimine katılımı – yoksa yasalar, sermayenin kalkanı olarak kalacak.
Sonuç Yerine: Mahremiyet Mücadelesi
Şirket gözetimi, finansal özgürlük vaadinin aksine, yeni bir sömürü biçimi. Etik ve hukuki boyutlar, sınıf ilişkilerini gizliyor; yasalar sermayeyi, işçiyi ise riske atıyor. Türkiye’de, Erdoğan rejiminin faşist kurumsallaşması altında, bu daha da vahim. Okura yeni bir yön: Mahremiyet, bireysel bir hak değil, kolektif bir mücadele alanı. Sendikalaşma ve veri demokrasisiyle, bu teknolojileri emek lehine çevirebiliriz. Aksi halde, dijital zincirlerimizi kendimiz öreceğiz.
