Türkiye siyasetinde “normalleşme” beklentisiyle oyalanan liberal iyimserliğin tabutuna son çivi, Resmi Gazete’nin soğuk sayfalarıyla çakıldı. Erdoğan rejiminin, Mustafa Çiftçi’yi İçişleri Bakanı, Akın Gürlek’i ise Adalet Bakanı olarak ataması, basit bir kabine revizyonu veya “kan değişimi” olarak okunamaz. Bu, rejimin vitrin düzenlemesi değil; iktidarın bekasını hukuk ve sokak güvenliği üzerinden tahkim eden bir savaş kabinesi ilanıdır.
Siyaseti sadece liderlerin dudakları arasına sıkışmış polemikler üzerinden okuyan ana akım medya, bu atamaların “liyakat” veya “hemşerilik” boyutlarını tartışadursun; biz meseleyi asıl bağlamına, yani sınıf siyasetine ve devlet aygıtının dönüşümüne oturtalım. Karşımızdaki tablo, faşizmin kurumsallaşma sürecinde “karar alıcı” bürokratlardan “uygulayıcı” komiserlere geçişin resmidir.
Yargının “Seyyar Giyotini”: Akın Gürlek
Adalet Bakanlığı koltuğuna Akın Gürlek’in oturtulması, Türkiye’de hukukun ölüm ilanı dahi değildir; zira ölüler gömülür, ancak Gürlek ismi, hukukun cesedinin meydanlarda ibret olsun diye sergilenmesini temsil eder.
Gürlek’i tanımak için hukuk fakültesi diplomalarına bakmaya gerek yok; onun sicili, rejimin kırmızı çizgilerinin haritasıdır. Muhalifler arasında “seyyar giyotin” olarak nam salan Gürlek, kariyerini hukuki içtihatlarla değil, Saray’ın “vur” dediği yerde aldığı infaz kararlarıyla inşa etmiştir. Selahattin Demirtaş’tan Canan Kaftancıoğlu’na, Çağdaş Hukukçular Derneği avukatlarından Sözcü davasına kadar, rejimin “tehlikeli” gördüğü her dosyada onun imzası vardır.
Ancak Gürlek’i asıl sembol yapan, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) Enis Berberoğlu kararını tanımayarak, hiyerarşik hukuk düzenine açıkça başkaldırmış olmasıdır. Bir hakimin, en üst mahkemenin kararını “yok hükmünde” sayması, o hakimin gücünü yasalardan değil, yasaların üzerindeki politik iradeden aldığının itirafıdır.
Bugün onun Adalet Bakanı olması şu anlama gelir: Erdoğan rejimi, artık yargıyı bir “denetim mekanizması” olarak değil, muhalefeti ve toplumsal itirazı sindirecek doğrudan bir saldırı aparatı olarak kurgulamaktadır. Gürlek, bir bakan gibi değil, yargı bürokrasisini Saray’ın talimatlarına göre hizalayacak bir sıkıyönetim komutanı gibi çalışacaktır. Bu atama, sermaye birikiminin önündeki hukuki pürüzleri temizlemek ve mülksüzleştirilen halkın olası öfkesini mahkeme salonlarında boğmak için yapılmış stratejik bir hamledir.
Sokağın Sopası ve Erzurum Hatırası: Mustafa Çiftçi
Adalet Bakanlığı’nda hukukun “infaz memuru” göreve getirilirken, İçişleri Bakanlığı’na Mustafa Çiftçi’nin atanması, madalyonun diğer yüzünü tamamlıyor. Çiftçi, klasik bir mülki idare amiri profilinden ziyade, kriz anlarında devletin “görmeyen gözü” olma yeteneğiyle öne çıkan bir figürdür.
Hafızamızı tazeleyelim: Mustafa Çiftçi, Ekrem İmamoğlu’nun Erzurum mitingine yapılan taşlı saldırı sırasında Erzurum Valisi idi. O gün, devletin kolluk güçleri saldırganları izlerken, Çiftçi’nin olayları “halkın tepkisi” parantezine almaya çalışan tavrı, rejimin sokağa bakışını özetliyordu. Bu tavır, paramiliter unsurların ve lümpen proleter grupların, iktidar lehine şiddet uyguladığında cezasızlıkla ödüllendirileceğinin garantisiydi.
Çiftçi’nin İçişleri Bakanı olması, Süleyman Soylu ile başlayan “güvenlikçi devlet” paradigmasının, daha bürokratik ama bir o kadar da acımasız bir evreye geçtiğini gösteriyor. Devlet, ekonomik krizin derinleştiği, yoksulluğun ve açlığın yönetilemez hale geldiği bir dönemde, toplumsal patlamaları önlemek için “rıza” üretmekten vazgeçmiş, tamamen “zor” aygıtına sarılmıştır. Çiftçi, bu zor aygıtının, yani polis copunun ve biber gazının, “devletin ali menfaatleri” kılıfı altında pervasızca kullanılacağının teminatıdır.
Bir Beka Doktrini Olarak: Sadakat Bürokrasisi ve Organize Çürüme
Bu iki atamayı yan yana koyduğumuzda, Erdoğan rejiminin röntgenini daha net çekebiliyoruz. Karşımızda kendine güvenen, toplumsal tabanını konsolide etmiş bir iktidar yok; aksine, ayakta kalmak için sadakati hukuka, gücü adalete tercih etmek zorunda kalan, korku içindeki bir yapı var.
Bir yanda: Yasaları değil, talimatları uygulayan bir Adalet Bakanı.
Diğer yanda: Güvenliği değil, rejimin bekasını önceleyen bir İçişleri Bakanı.
Bu ikili yapı, Gramsci’nin tabiriyle “hegemonyanın zırhlısı”nı oluşturuyor. İktidar, kaybettiği entelektüel ve ahlaki üstünlüğü, kaba kuvvet ve yargı taciziyle ikame etmeye çalışıyor. Bilimsel, laik ve kamucu bir düzen talebini “terörizm” torbasına atan bu zihniyet, Akın Gürlek ve Mustafa Çiftçi gibi figürleri vitrine sürerek aslında topluma şu mesajı veriyor: “Sizin anayasal haklarınız, bizim iktidarımızın başladığı yerde biter.”
Ancak tarihsel materyalist pencereden bakıldığında bu hamleler, güç gösterisi değil, bir çöküş semptomudur. Kurumlarını, kurallarını ve geleneklerini yitirmiş; sadece kişisel sadakat üzerinden yürüyen bir devlet mekanizması, sürdürülebilir değildir. Sermayenin çıkarlarını korumak adına halka karşı örülen bu duvar, toplumsal çelişkilerin basıncıyla elbet çatlayacaktır.
Gürlek ve Çiftçi atamaları, Türkiye halklarına, emekçilere ve aydınlara karşı açılmış bir cephedir. Bu cephede “tarafsız” kalmak, tarihsel suç ortaklığıdır. Çünkü faşizm, sadece postallarla gelmez; bazen Resmi Gazete’de yayımlanan bir kararnameyle, cübbe giymiş bir “memur”un kalemiyle ve olayları izleyen bir valinin sessizliğiyle gelir.
