1908 Devrimi ve II. Meşrutiyet: Yarım Kalan Bir Aydınlanma Hareketi ve Sınıfsal Kökleri

Can Taylan Tapar

Tarihin akışı, düz bir çizgide ilerleyen sakin bir nehir değildir; aksine, şelalelerle, girdaplarla ve yatağını zorlayan taşkınlarla doludur. Türkiye’nin modernleşme serüvenine, bugün içinde debelendiğimiz siyasal İslamcı karanlığın penceresinden baktığımızda, 1908 tarihi bir deniz feneri gibi parlar. 8 Ocak 2023 itibarıyla, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken, hâlâ “İstibdat” ve “Hürriyet” ikilemi arasında sıkışıp kalmışsak, bunun nedeni 115 yıl önce atılan o çığlığın yankısını doğru analiz edememiş olmamızdır.

1908 Devrimi, resmi tarih kitaplarının sığ anlatısında sıkıştırıldığı gibi, sadece Meclis-i Mebusan’ın yeniden açılması veya bir anayasa değişikliği değildir. 1908; bu coğrafyanın gördüğü ilk ve en kapsamlı burjuva demokratik devrim girişimidir. Girişimidir diyoruz, çünkü bu süreç tamamlanmamış, hedefine tam anlamıyla ulaşamamış ve sınıfsal karakteri gereği “yarım kalmış” bir aydınlanma hamlesidir. Bugünün tek adam rejimine, hukuksuzluklarına ve saray şatafatına karşı verilen mücadeleyi anlamlandırmak için, İttihatçıların “Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet, Adalet” sloganının arkasındaki ekonomi-politiği, sınıfsal ittifakları ve tarihsel kırılmaları masaya yatırmak, entelektüel bir namus borcudur.

İstibdat Rejimi: Çürümenin ve Yarı Sömürgeleşmenin Anatomisi

Bir devrimi anlamak için, önce onun yıktığı duvarı incelemek gerekir. II. Abdülhamid dönemi, günümüz siyasal İslamcılarının ve neo-Osmanlıcı hayalperestlerin “Ulu Hakan” güzellemeleriyle romantize ettiği, gerçeklikten kopuk bir altın çağ masalı değildir. Aksine, Abdülhamid rejimi (İstibdat), Osmanlı’nın yarı-sömürge statüsünün tescillendiği, jurnalciliğin devlet politikası haline geldiği ve toplumsal dinamiklerin polis zoruyla bastırıldığı karanlık bir dönemdir.

O dönemin ekonomi-politiğine baktığımızda karşımıza çıkan kurum Düyun-u Umumiye’dir. Bu kurum, Osmanlı maliyesinin emperyalist devletler tarafından haczedilmesidir. Galata bankerlerinin, İngiliz ve Fransız sermayesinin imparatorluğun damarlarındaki kanı emdiği, köylünün aşar vergisi altında ezildiği, yerli üretimin kapitülasyonlar nedeniyle nefes alamadığı bir ekonomik iflas tablosudur söz konusu olan. Abdülhamid’in “denge siyaseti” dediği şey, aslında emperyalist güçler arasında bir sarkaç gibi sallanarak iktidarını koruma çabasından, yani ülkenin egemenliğini parça parça devretmekten başka bir şey değildir.

Bu ekonomik altyapı, kaçınılmaz olarak kendi siyasi üstyapısını yaratmıştır: Yıldız Sarayı merkezli, her türlü muhalif sesi “bölücü” veya “hain” ilan eden, basını sansürleyen, Namık Kemal’leri sürgüne gönderen, Mithat Paşa’ları boğduran bir tek adam rejimi. Tanıdık geliyor değil mi? Tarihsel materyalizm bize şunu öğretir: Üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişki keskinleştiğinde, toplumsal patlama kaçınılmazdır. 1908, işte bu patlamanın adıdır. Abdülhamid’in baskı rejimi, modernleşmekte olan bir bürokrasiyi, askeriyeyi ve cılız da olsa gelişen ticaret burjuvazisini artık taşıyamaz hale gelmişti.

Devrimin Öncüleri ve Jön Türklerin Sınıfsal Karakteri

Peki, bu devrimi kim yaptı? 1908’in öncü kadrosu olan Jön Türkler ve sonrasındaki İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC), homojen bir yapı değildir. Bu kadro; Tıbbiyeli öğrencilerden, Harbiye mezunu genç subaylardan, Avrupa görmüş entelektüellerden ve taşradaki eşraftan oluşan bir koalisyondur.

Marksist bir perspektifle baktığımızda, İttihatçılar, küçük burjuva radikalizmini temsil ederler. Onlar, Fransa’daki Jakobenlerin Doğu’daki gecikmiş kardeşleridir. “Devleti kurtarmak” refleksiyle hareket etseler de, savundukları değerler (anayasal düzen, seküler hukuk, eğitim reformu), feodal kalıntılara ve mutlak monarşiye karşı ilerici bir nitelik taşır.

Resneli Niyazi’nin dağa çıkışı veya Enver Bey’in Selanik’teki faaliyetleri, sadece askeri bir itaatsizlik değildir. Bu eylemler, imparatorluğun en dinamik bölgesi olan Rumeli’de, modern kapitalist ilişkilerin gelişmeye başladığı bir zeminde filizlenmiştir. Selanik, o dönemde sadece askeri bir merkez değil, aynı zamanda işçi sınıfının, sendikal hareketlerin ve kozmopolit burjuvazinin de kalbidir. Dolayısıyla 1908, sadece “askerlerin işi” değil, arkasında ciddi bir toplumsal huzursuzluk ve değişim talebi olan bir harekettir.

Ancak İttihatçıların trajedisi ve devrimin “yarım kalmışlığı” da tam bu noktada, sınıfsal kökenlerinde gizlidir. Halk adına hareket ettiklerini iddia etseler de, halka (özellikle de köylülüğe ve işçi sınıfına) karşı derin bir güvensizlik beslemişlerdir. “Halka rağmen halk için” düsturu, bu aydınlanmacı despotizmin özetidir. Onlar için devrim, kitlelerin kendi kaderini eline alması değil, “ehil” bir kadronun devleti restore etmesidir. Bu elitist tavır, devrimin tabana yayılmasını engellemiş ve ilerleyen yıllarda hareketin kendi muhafazakârını yaratmasına neden olmuştur.

1908’in “Hürriyet” Sarhoşluğu ve İşçi Sınıfının Sahneye Çıkışı

23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet’in ilanıyla yaşanan o kısa süreli “Hürriyet” sarhoşluğu, Türkiye tarihinin en ilginç anlarından biridir. O günlerde Selanik ve İstanbul sokaklarında Türkler, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler ve Bulgarlar birbirlerine sarılarak kutlamalar yapmıştır. Sansürün kalkmasıyla birlikte mantar gibi türeyen gazeteler, tiyatrolar ve dergiler, bastırılmış bir entelektüel enerjinin patlamasıdır.

Ancak Modigo okuru için asıl vurgulanması gereken nokta şudur: 1908 Devrimi, Türkiye işçi sınıfı tarihinin de başlangıç vuruşudur.

Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte, imparatorluğun dört bir yanında, özellikle de İstanbul, Selanik ve İzmir gibi sanayi ve liman kentlerinde devasa bir grev dalgası başlamıştır. Tramvay işçilerinden tütün emekçilerine, fırıncılardan liman hamallarına kadar on binlerce işçi, sadece siyasi özgürlük değil, ekonomik haklarını da talep etmiştir. “Hürriyet geldi, artık sömürüye son” diyen işçiler, patronların ve yabancı sermayenin kapısına dayanmıştır.

İşte tam bu noktada, İttihat ve Terakki’nin burjuva karakteri turnusol kağıdı gibi ortaya çıkmıştır. Devrimi koruma adına iktidara ortak olan İttihatçılar, yabancı sermayeyi ürkütmemek ve “asayişi” sağlamak adına, 1909 yılında Tatil-i Eşgal Kanunu’nu çıkararak grevleri yasaklamış ve sendikal örgütlenmenin önüne set çekmiştir. Bu, devrimin kendi çocuklarını yediği ilk andır. Emek sermaye çelişkisinde, “devrimci” İttihatçılar, tereddütsüz bir şekilde sermayenin ve devletin yanında saf tutmuştur. Bu tarihsel gerçek, bugünkü CHP gibi merkez sol partilerin de genetik kodlarında bulunan “devletin ali menfaatleri” söyleminin kökenini oluşturur.

31 Mart Vakası: İrtica ve Emperyalizmin Dansı

Devrimin hemen ardından gelen 31 Mart Vakası (13 Nisan 1909), Türkiye’de irtica (gericilik) kavramının somutlaştığı, ancak analizi genellikle eksik yapılan bir olaydır. Derviş Vahdeti ve Volkan Gazetesi etrafında örgütlenen, “Şeriat isterük” sloganlarıyla ayaklanan bu kitle, sadece dini hassasiyetlerle hareket eden bir güruh değildir.

Bu ayaklanma; devrimden zarar gören alaylı askerlerin, kadroları tasfiye edilen bürokratların ve en önemlisi, İttihatçıların merkeziyetçi politikalarından rahatsız olan İngiliz emperyalizminin kışkırttığı bir karşı devrim girişimidir. Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girip isyanı bastırması ve Abdülhamid’in tahttan indirilmesi, devrimin ikinci aşamasıdır. Mustafa Kemal’in de Kurmay Başkanı olarak yer aldığı bu ordu, sekülerleşme ve modernleşme iradesinin silahlı gücüdür.

Ancak burada da bir paradoks mevcuttur. İttihatçılar, irticayı ezerken, halkın dini duygularını manipüle eden yapılara karşı köklü bir aydınlanma seferberliği başlatmak yerine, dini devletin kontrolüne almayı tercih etmiştir. Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle yürütülen “devlet İslamı” anlayışının temelleri o dönemde atılmıştır. Laiklik, tabandan gelen bir talep veya toplumsal bir dönüşüm olarak değil, devletin güvenliği için bir “teknik zorunluluk” olarak algılanmıştır.

Devrimin Sapması: Osmanlıcılıktan Türkçülüğe, Hürriyetten Tek Parti Diktasına

1908’in “Yarım Kalan Aydınlanma” olarak nitelendirilmesinin temel sebebi, İttihatçıların ideolojik evriminde yatar. Başlangıçta imparatorluğun tüm unsurlarını “Osmanlılık” şemsiyesi altında birleştirmeyi hedefleyen (İttihad-ı Anasır) kadrolar, Balkan Savaşları’nın (1912-1913) yarattığı travma ile birlikte hızla Türkçülüğe savrulmuştur.

Balkanların kaybı, sadece toprak kaybı değil, aynı zamanda Osmanlıcılık idealinin iflasıdır. Rumeli’den gelen yüz binlerce muhacirin acısı ve Hristiyan tebaanın milliyetçi kopuşları, İttihatçıları “elimizde kalan son kale Anadolu” fikrine itmiştir. Ziya Gökalp’in teorisyenliğinde şekillenen bu yeni milliyetçilik, başlangıçta anti-emperyalist bir öz taşısa da (Milli İktisat politikaları), zamanla şovenist ve dışlayıcı bir karaktere bürünmüştür.

Bu ideolojik savrulma, I. Dünya Savaşı koşullarında trajik sonuçlar doğurmuştur. Anadolu’da bir “Milli Burjuvazi” yaratma hedefi (ki bu, sermayenin gayrimüslimlerden alınıp Müslüman-Türk unsurlara transfer edilmesi demektir), 1915 Ermeni Tehciri gibi büyük bir felakete zemin hazırlamıştır. Bir sosyalist olarak bu gerçeği eğip bükmeden söylemek zorundayız: 1915, İttihatçı aklın, homojen bir ulus-devlet yaratma mühendisliğinin en kanlı ve karanlık sayfasıdır. Bu olay, devrimin “özgürlükçü” vaadinin, devletin bekası ve sermaye birikimi uğruna nasıl rafa kaldırıldığının kanıtıdır.

1913 Bab-ı Ali Baskını ile birlikte İttihat ve Terakki, fiili bir tek parti diktatörlüğüne dönüşmüştür. Enver-Talat-Cemal paşaların triumvirası, meclisi bir onay makamına indirgemiş, muhalefeti (Hürriyet ve İtilaf) şiddetle bastırmış ve ülkeyi felakete sürükleyecek bir savaşa sokmuştur. Başlangıçta “İstibdat yıkılsın” diye yola çıkanlar, kendi “Meşrutiyet İstibdadı”nı kurmuşlardır. Bu, devrimlerin diyalektiğinde sıkça rastlanan, gücü ele geçirenin gücün zehriyle dönüşmesi hikayesidir.

Cumhuriyet’e Miras: Süreklilik ve Kopuş

Resmi tarih, 1923 Cumhuriyeti’ni Osmanlı’dan kesin bir kopuş olarak anlatmayı sever. Oysa bilimsel bir gözle bakıldığında, 1908 ile 1923 arasında muazzam bir süreklilik vardır. Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet’i kuran kadroların neredeyse tamamı, İttihat ve Terakki’nin rahle-i tedrisinden geçmiş, 1908 devriminin heyecanını yaşamış ve onun hatalarından ders çıkarmış insanlardır.

Cumhuriyet; İttihatçıların hayal ettiği ama başaramadığı seküler ulus-devlet projesinin, daha rasyonel, daha gerçekçi ve (hilafetin kaldırılması gibi) daha radikal adımlarla hayata geçirilmesidir. Ancak Cumhuriyet, İttihatçıların “tepeden inmeci” modernleşme anlayışını ve “devletin bekası” refleksini de miras almıştır.

Bu mirasın olumlu yanı, aydınlanmacı, bilimsel ve laik bir hukuk düzeninin inşasıdır. Olumsuz yanı ise, demokrasinin ve sınıf siyasetinin “zamanı gelince verilecek” bir lütuf olarak görülmesidir. Bugün Türkiye solunun ve demokratik güçlerinin yaşadığı sıkışmışlıkta, 1908’den tevarüs eden bu “devlet mi, demokrasi mi?” ikileminin payı büyüktür.

Sonuç: Bugünün Türkiye’sinde 1908’i Yeniden Okumak

Ocak 2023 Türkiye’sinde, bu makaleyi okuyan genç arkadaşım; 1908’i tozlu bir tarih sayfası olarak görme. Çünkü bugün yaşadığımız kavga, 115 yıl önceki kavganın güncellenmiş versiyonudur.

Bugün karşımızda, II. Abdülhamid dönemini aratmayan, hukuku askıya almış, medyayı susturmuş, ülkenin kaynaklarını bir avuç yandaşa peşkeş çeken ve dini siyasi bir sopa olarak kullanan bir Saray rejimi var. Bu rejim, “Yeni Türkiye” adı altında aslında eski istibdadı hortlatmaya çalışıyor.

1908 Devrimi, tüm eksiklerine, tüm hatalarına ve yarım kalmışlığına rağmen bize şunu öğretir: Hiçbir istibdat sonsuza kadar sürmez. En güçlü görünen anında bile, çürüyen rejimler, kendi bağırlarında kendi mezar kazıcılarını yaratır. Resneli Niyazi’nin geyiğiyle dağa çıkışı, bir umut metaforudur. Ancak bizim görevimiz, 1908’in hatalarını tekrarlamamaktır.

Bizim ihtiyacımız olan, sadece “Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” demek değil; o hürriyetin altını eşitlik ve adaletle doldurmaktır. Burjuva devriminin yarım bıraktığı işi, ancak emekçilerin, kadınların, gençlerin ve ezilen kimliklerin örgütlü mücadelesi tamamlayabilir.

Aydınlanma, sadece meclis açmakla veya anayasa yazmakla olmaz; aydınlanma, insanın kendi aklını kullanma cesaretidir ve bu cesaret, üretimden gelen güçle birleştiğinde devrimci bir nitelik kazanır. İttihatçıların yapamadığı, halka güvenmek ve sınıf siyasetini örgütlemekti. Bugün biz, bu eksiği tamamlamak zorundayız.

Unutmayalım ki tarih, ders almayanlar için tekerrürden ibarettir; ama ders alanlar ve mücadele edenler için, özgürlüğe giden yolda bir kılavuzdur. 1908’in devrimci ruhuna selam olsun, ama gözümüz geleceğin sosyalist aydınlanmasındadır.