Mayıs Bir: Hâlâ Buradayız

Sermaye maskesini düşürdü, peki ya biz?

Can Taylan Tapar
1 Mayıs - Sermaye maskesini düşürdü, peki ya biz

Hayatta Kalmanın Politikası

Chicago, 1886. Sekiz saatlik iş günü talebiyle sokağa dökülen işçiler, kurşunla karşılandı. O günden bu yana 140 yıl geçti; yıl değişti, silahlar değişti, söylem değişti. Ama sahne tanıdık.

1 Mayıs, bir anma günü değildir. Ya da yalnızca anma günü değildir. Tarihsel olarak bu tarih, emekçi sınıfların kendilerini bir özne olarak var ettiği, “buradayız ve talebimiz var” dediği andır. Bugün bu anın ne kadar sıkıştırıldığını, ne kadar törpülendiğini görmek için uzağa bakmak gerekmiyor.
Türkiye’de bu sabah pek çok şehirde meydanlar barikat arkasında. Taksim yasak, sokaklar abluka altında. Devlet, işçilerin kendi tarihsel günlerini kutlamasına tahammül edemiyor. Bu bir ayrıntı değil; tam da konunun özü.

Faşizmin Kurumsal Hali

Türkiye’de olan bitenin adını koymak gerekiyor: Bu, olağan bir otoriter yönetim değil, kurumsal olarak pekişmiş bir tek adam rejimidir. Hukuk, muhalefeti susturmak için araçsallaştırılmıştır. Yargı, iktidarın uzantısıdır. Seçimler yapılmaktadır ama seçmenin tercihi, kurumsal mekanizmalarla geçersiz kılınabilmektedir.

Osman Kavala, 2017’den bu yana tutuklu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi defalarca tahliye kararı verdi; Türkiye defalarca saydı. Selahattin Demirtaş, 2016’dan bu yana cezaevinde. AİHM kararları yine görmezden gelindi. Figen Yüksekdağ, milletvekilliği düşürülerek tutuklandı; bugün hâlâ özgür değil. Ekrem İmamoğlu, İstanbul seçimlerini iki kez kazandı; ardından yargı devreye girdi, siyasi bir dava açıldı, seçilmiş belediye başkanı görevden uzaklaştırıldı.
Bunlar münferit vakalar değil. Bunlar bir sistemin işleyişidir.

Belediyeler üzerindeki operasyonlar da aynı sistemin parçası. Seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyum atanması, yalnızca Kürt siyasetine yönelik değil, artık her türlü muhalif yerel yönetime karşı uygulanabilir bir araç haline geldi. Demokratik meşruiyetin seçim sandığından değil, Ankara’dan onaylanması gerektiği fikri, Türkiye’de fiilen yerleşik hukuk normu haline getirildi.

Bu tablonun arkasında sınıfsal bir analiz yapmadan geçmek olmaz. Rejim, yalnızca siyasi muhalefetle değil, örgütlü emekle de savaş halinde. Grev yasakları, toplu sözleşme haklarının fiilen işlevsizleştirilmesi, sendikal örgütlenme önündeki kurumsal engeller: bunlar tesadüf değil, sistemin işçi sınıfını parçalı ve savunmasız tutmak için ürettiği mekanizmalar. Çünkü tarih bir şeyi defalarca göstermiştir: örgütlü emek, bu tür rejimlerin en büyük tehdididir.

Maskenin Düşüşü

Türkiye, küresel bir tablonun parçası. Ve o tablo giderek daha az örtük, daha çok açık seçik hale geliyor.
Gazze’de bir yılı aşkın süredir süren katliam, bugün artık savaş hukuku argümanlarıyla bile örtbas edilemiyor. İsrail’in Lübnan’a yönelik operasyonları, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin tutuklama kararlarına rağmen Washington’un diplomatik koruması altında devam etti. ABD-İsrail koalisyonunun İran’a yönelik askeri müdahalesi ise bölgesel dengeleri fiilen yeniden çizdi. Tüm bunlar yaşanırken BM Güvenlik Konseyi’nin işlevsizliği bir kez daha tescillendi; uluslararası hukuk, hegemon güçlerin çıkarıyla çeliştiği anda askıya alınabilen bir öneri olduğu görüldü.

Ukrayna-Rusya savaşı, ABD öncülüğündeki NATO genişlemesinin yarattığı yapısal baskıya karşı Rus sermayesinin varoluşsal bir refleksi olarak okunabilir. Ama sonuçları taşıyanlar her zaman aynı kesimler: cepheye gönderilen işçiler, yerinden edilen emekçi aileler, silahlanmaya ayrılan bütçeler yüzünden kısılan sosyal harcamalar.

Venezuela ve Küba, farklı düzeylerde de olsa, onlarca yıldır ekonomik abluka altında. Bu ablukalar, halkların kaderini değiştirmek için değil, iktidar sistemlerine cezalandırmak için tasarlandı. Sonucu ise halklar ödüyor.

Silahlanma harcamaları, 2024 itibarıyla küresel ölçekte tarihin en yüksek seviyesine ulaştı. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü verilerine göre dünya genelinde askeri harcamalar 2,4 trilyon doları aştı. Aynı dönemde iklim finansmanı taahhütleri yerine getirilmedi, küresel eğitim açıkları kapanmadı, salgın sonrası sağlık sistemleri toparlayamadı.

Yani mesele şu: Sermaye sınıfı artık maske takmaya gerek duymuyor. Uluslararası hukuka riayet etme, kurumları işler tutma, demokratik bir cephe görüntüsü verme derdi kalmadı. Bu bir karakter meselesi değil; yapısal bir dönüşüm. Birikim krizi derinleştikçe, sınıfın şiddete ve açık baskıya başvurma eşiği düşüyor.

Neden 1 Mayıs Hâlâ Var?

Bütün bunların ortasında 1 Mayıs’ın varlığı sıradan bir ritüel değil.
Taksim’e çıkmak için gaz bombalarına, tazyikli suya, gözaltına rağmen yürümeye kalkan insanlar, salt sembolik bir jest yapıyor değil. Kayyum atanmış belediyelerde işçi dayanışması örgütlemeye çalışan sendikacılar, neden-sonuç hesabını biliyor. Gazze’yi konu eden bir 1 Mayıs konuşması yapan işçi temsilcisi, Filistinli emekçiyle ortak bir zemin olduğunu sezgisel olarak kavramış demek.

Sosyalizmin “neden gerekli” olduğu sorusu, felsefi bir tartışmanın konusu olmaktan çıktı. Sahada, somut olarak yanıtlanıyor: Çünkü bu sistem, emekçilerin talepleri söz konusu olduğunda her seferinde aynı cevabı veriyor. Barikat. Kurşun. Kayyum. Tutuklama. Abluka.

Alternatifi teorik bir arzu olarak değil, pratik bir zorunluluk olarak gören insanların sayısı artıyor. Hem Türkiye’de hem Latin Amerika’da hem Güney’in emekçi kuşaklarında. Bu insanların hepsini aynı programa sokmak mümkün değil ve gerekli de değil. Ama ortak olan şey şu: kaba gücün bu denli açık konuştuğu bir dünyada, karşı tarafın da örgütlü ve açık sözlü olması gerekiyor.

1 Mayıs, bu gerçeğin her yıl yeniden söylendiği gündür.

Bugün de söyleniyor. Barikatların arkasından, cezaevlerinin duvarları arasından, abluka altındaki şehirlerden.
Hâlâ buradayız.