Türkiye’de sosyalizmden bahsetmek, mayınlı bir arazide define aramaya benzer. Hem bastığınız yer her an patlayabilir hem de aradığınız şey, bu toprakların en derinlerinde, bazen üzeri örtülmüş bazen de vahşice kazınmış bir hakikattir. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının eşiğinde, üzerimize çöken bu “tek adam rejimi” karanlığında geçmişe bakmak, nostaljik bir iç geçirme seansı değildir. Aksine; bugünkü çürümeyi, yoksullaşmayı ve kültürel çoraklaşmayı anlamak için elzem bir otopsi girişimidir.
Sosyalist düşüncenin Türkiye serüveni, ne resmi tarihin iddia ettiği gibi “kökü dışarıda” bir zararlı cemiyet faaliyetidir, ne de liberallerin pazarladığı gibi “modası geçmiş” bir romantizmdir. Bu serüven; devletin bekası ile emeğin ekmeği arasındaki o kadim kavganın ta kendisidir.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e: “Devletin Solu”ndan Sınıfın Soluna
Bizde sol düşünce, sanılanın aksine 1923 ile başlamadı. Osmanlı’nın son döneminde, Selanik’in liman işçilerinden İstanbul’un tütün atölyelerine kadar sızan bir sınıf bilinci mevcuttu. Ancak Türkiye’de sosyalizmin kaderini belirleyen ilk büyük travma, devletin refleksiydi. İttihat ve Terakki’den devralınan “halka rağmen halk için” anlayışı, sosyalizmi de devletin tekelinde tutmak istedi.
Mustafa Suphi ve yoldaşlarının 1921’de Karadeniz’in karanlık sularında katledilmesi, basit bir adli vaka değil, kurucu iradenin sola verdiği ilk ve en net mesajdı: “Eğer bu ülkeye komünizm gelecekse, onu da biz getiririz.”
Bu “resmi sol” anlayışı, uzun yıllar boyunca gerçek sınıf hareketinin önünü tıkadı. Tek parti döneminin, Sovyetlerle iyi geçinmek adına vitrine koyduğu ama içeride TKP’lileri zindanlarda çürüttüğü o ikircikli tavır, Türkiye sosyalizminin genetik kodlarına işlenen o “yeraltı” psikolojisini doğurdu. Nazım Hikmet’in hapishane ranzalarında yazdığı şiirler, sadece edebi birer şaheser değil, aynı zamanda devletin kendi aydınına duyduğu o derin sınıfsal nefretin belgeleridir.
1960’lar: Cin Şişeden Çıkıyor
Türkiye’de sosyalist düşüncenin ete kemiğe büründüğü, akademik salonlardan çıkıp fabrikalara ve meydanlara indiği asıl dönem 1960’lardır. 27 Mayıs’ın getirdiği görece özgürlükçü anayasa (ki bu özgürlüğün sınırları da yine devlet tarafından çizilmişti), bir paradoks yarattı. Devletin planlamacı aklı ile sokağın devrimci heyecanı çarpıştı.
Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) “Köylüye toprak, herkese iş” diyerek meclise girmesi, Ankara’nın gri koridorlarında bir şok etkisi yarattı. Çetin Altan’ın meclis kürsüsünden haykırdığı gerçekler, Mehmet Ali Aybar’ın “Güler yüzlü sosyalizm” arayışı ve Behice Boran’ın o keskin bilimsel disiplini; Türk sağının “Komünistler Moskova’ya” sloganlarının ötesinde, bu topraklara dair yerli ve sahici bir tez üretiyordu.
Ancak bu yükseliş, kaçınılmaz bölünmeleri de beraberinde getirdi. Milli Demokratik Devrim (MDD) tezini savunanlar ile Sosyalist Devrim stratejisini savunanlar arasındaki tartışma, bugün bakıldığında teorik bir saç tarama gibi görünebilir; ama o günün koşullarında, “önce tam bağımsızlık mı yoksa doğrudan işçi sınıfı iktidarı mı?” sorusu hayatiydi.
12 Mart ve 12 Eylül: Neoliberalizmin Kanlı Buldozeri
1971 muhtırası ve ardından gelen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve nicelerinin idamı; devletin, gençliğin devrimci enerjisine verdiği kanlı cevaptı. Ancak asıl büyük kırılma, bugün dahi etkilerini iliklerimize kadar hissettiğimiz 12 Eylül 1980 darbesidir.
Kenan Evren’in o apoletli faşizmi, sadece “sağ-sol çatışmasını bitirmek” için gelmemişti. Bunu artık net olarak görüyoruz: 12 Eylül, 24 Ocak Kararları’nın, yani vahşi neoliberalizmin sopasıydı. Sendikaların kapatılması, grevlerin yasaklanması, ücretlerin baskılanması gerekiyordu ki, Özal’ın “ihracata dayalı büyüme” masalı hayata geçsin.
Daha da önemlisi, sosyalist düşünceyi ezmek için devlet, bizzat **“Türk-İslam Sentezi”**ni bir panzehir olarak kullandı. Camilerin hoparlörlerinden yükselen ses ile piyasanın görünmez elini tokalaştıran bu süreç, bugünkü siyasal İslam iktidarının temellerini attı. Solun aklı ve vicdanı işkence tezgahlarından geçirilirken, tarikatların ve cemaatlerin önü ardına kadar açıldı. Bugün şikayet ettiğimiz o tarikat yurtları, o hukuksuzluklar, o gün ekilen tohumların zehirli meyveleridir.
Bugünün Penceresinden: Enkaz ve Umut
Bugün, 2023’ün başındayız. Önümüzde kritik bir seçim süreci var. Türkiye, tarihinin en büyük ekonomik buhranlarından birini yaşıyor. Enflasyon halkın cebini değil, ruhunu kemiriyor. Saray rejimi, devletin tüm kurumlarını bir parti aygıtına dönüştürmüş durumda. Hukuk, iktidarın elinde bir sopa; medya ise bir propaganda makinesi.
Peki, sosyalist düşünce bu resmin neresinde?
Gezi Direnişi, örgütsüz ama sınıfsal öfkesi yüksek, seküler ve özgürlükçü bir patlamaydı. Bu patlama, bize “eski sol” kalıplarının dışında, yeni bir dilin mümkün olduğunu gösterdi. Ancak bugün sol, hâlâ parçalı, hâlâ kendi içine konuşan bir görüntüden tam olarak kurtulabilmiş değil.
Yine de umutsuzluğa yer yok. Çünkü materyalist tarih anlayışı bize şunu söyler: Çelişkiler keskinleştikçe, çözüm de berraklaşır. İş cinayetlerinin fıtrat sayıldığı, kadınların yaşam hakkının bir kararnameyle tehdit edildiği, gençlerin ülkeden kaçmak için fırsat kolladığı bu düzende; sosyalizm bir “tercih” değil, bir zorunluluktur.
Mesele artık sadece “üretim araçlarının mülkiyeti” tartışması değil; mesele bir haysiyet mücadelesidir. Laikliği savunmadan emeği, bilimi savunmadan özgürlüğü, sınıfı görmeden de demokrasiyi savunamazsınız.
Türkiye’de sosyalist düşüncenin serüveni bitmedi; belki de o büyük hesaplaşma asıl şimdi başlıyor. Çünkü gerçeğin, betonun altından fışkıran o inatçı ot gibi, eninde sonunda gün yüzüne çıkmak gibi bir huyu vardır. Ve biz, o gerçeğin tarafındayız.
