Teknoloji stratejileri, günümüzün en kritik tartışma alanlarından biri. Neoliberal anlatı, inovasyonu özel sektörün dinamizmine, girişimcilere ve piyasa rekabetine bağlar; devlet ise en fazla altyapı sağlamakla yetinmeliymiş gibi sunulur. Oysa tarihsel materyalist bir bakış, inovasyonun sınıf ilişkileriyle, güç dengeleriyle ve kamusal yönlendirmeyle iç içe olduğunu gösterir. Mariana Mazzucato’nun “mission-oriented” yaklaşımı gibi çalışmalar, devletin sadece piyasa başarısızlıklarını düzeltmekle kalmayıp, piyasaları şekillendiren bir aktör olabileceğini ortaya koyuyor. Peki, gerçekte kim yönlendiriyor bu süreci: Sermaye mi, yoksa toplumsal ihtiyaçlar mı?
Neoliberal Mit: Özel Sektörün Yaratıcılığı
Klasik anlatıya göre, inovasyon girişimcilerin garajlarında doğar; devlet müdahalesi ise bürokrasi ve verimsizlikle eşanlamlıdır. Silikon Vadisi efsanesi, bu miti besler: Apple, Google gibi devler, sanki sıfırdan, piyasa özgürlüğünde yükselmiş gibi anlatılır. Ama gerçek farklı. İnternetin temeli DARPA gibi devlet projelerinden, GPS askeri yatırımlardan gelir. Mazzucato’nun vurguladığı gibi, iPhone’un dokunmatik ekranı, GPS’i, Siri’si – hepsi kamusal Ar-Ge’nin meyvesi. Özel sektör, bu meyveleri ticarileştirir ve karı cebe indirir; riski ise devlet üstlenir.
Bu model, sermayenin birikim mantığını yansıtır: Kısa vadeli kar odaklı yatırımlar, spekülatif balonlar yaratır. Özel sektör, temel araştırmaya az kaynak ayırır çünkü getirisi belirsiz ve uzun vadeli. Sonuç? Eşitsizlik derinleşir; inovasyon, lüks tüketim veya finansal araçlara yönelir, toplumsal sorunlar ise arka planda kalır.
Devlet Yönlendirmesinin Gücü: Mission-Oriented Yaklaşım
Karşıt uçta, devlet odaklı modeller var. Çin’in yükselişi, bunun somut örneği: Devlet, stratejik sektörleri belirler, kaynakları yoğunlaştırır, yerli inovasyonu teşvik eder. “Made in China 2025” gibi planlar, yarı iletkenlerden yeşil enerjiye kadar alanlarda hızlı ilerleme sağladı. Bu, planlı bir birikim stratejisi: Sermaye, toplumsal hedeflere tabi kılınır.
Avrupa’da Horizon Europe programı, bu yönde bir adım. Büyük toplumsal meydan okumalara – iklim değişikliği, sağlık, dijital dönüşüm – odaklanan “missions” ile inovasyonu yönlendiriyor. Mazzucato’nun etkisiyle şekillenen bu yaklaşım, devleti pasif destekçiden aktif yönlendiriciye dönüştürüyor: Kamu alımları, teşvikler ve ortaklıklar yoluyla piyasayı şekillendiriyor.
Tarihsel örnekler bol: Apollo programı, sadece aya inmekle kalmadı; bilgisayar, malzeme bilimi gibi alanlarda devrim yarattı. Benzer şekilde, yeşil dönüşüm için mission-oriented politikalar, enerji depolamadan sürdürülebilir tarıma kadar zincirleme inovasyon tetikleyebilir.
Türkiye’de Durum: Merkezi Planlama mı, Sermaye Bağımlılığı mı?
Türkiye’de inovasyon politikaları, “Vizyon 2023” gibi hedeflerle şekilleniyor. Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu öncülüğünde, Ar-Ge harcamalarını artırma, teknoparklar kurma gibi adımlar atıldı. Ama eleştirel bakalım: Bu politikalar, gerçekten kamusal ihtiyaçlardan mı doğuyor, yoksa uluslararası sermayenin taleplerinden mi?
Erdoğan rejiminin faşizmin kurumsallaşması olarak tezahür eden merkeziyetçi yapısında, inovasyon ihaleleri sıklıkla yolsuzluk ve hukuksuzlukla anılıyor. Örneğin, belirli sermaye gruplarına aktarılan kaynaklar, yerli teknoloji vurgusuna rağmen yabancı bağımlılığı sürdürüyor. Savunma sanayii ilerlemeleri – ki çoğu devlet şirketleri eliyle – olumlu olsa da, bunlar otoriter denetimin bir parçası: İnovasyon, emekçiler yerine rejimin güç dengelerine hizmet ediyor.
Sonuçta, Türkiye’de devlet yönlendirmesi var, ama sınıfsal bağlamı eksik: Emek ve ekoloji gibi alanlar ihmal edilirken, inşaat ve ithal teknoloji odaklı büyüme devam ediyor.
Çıkış Yolu: Toplumsal Yönlendirme
İnovasyon politikaları, tarafsız olamaz; arkasında ideoloji ve güç ilişkileri yatar. Ne saf piyasa, ne otoriter devlet modeli yeterli. Gerçek alternatif, mission-oriented yaklaşımın emekten yana versiyonu: Toplumsal meydan okumaları – eşitsizlik, iklim krizi, güvencesiz emek – merkeze alan, demokratik katılımı sağlayan politikalar.
Devlet, riski üstlenip piyasayı şekillendirmeli; ama kazançlar da kolektif olmalı. Özel sektörün dinamizmi, kamusal yönlendirmeyle birleşmeli. Aksi halde, inovasyon sermayenin aracı olarak kalır; emekçiler ise dışlanır.
Soru şu: Teknoloji stratejileri kimin geleceğini tasarlıyor? Sermayenin mi, yoksa çoğunluğun mu? Cevap, sınıf mücadelesinde gizli.
