Akıllı şehirler, son yılların en parlak vaadi gibi sunuluyor: Sensörler, büyük veri, yapay zeka ve nesnelerin interneti sayesinde trafik akıyor, enerji tasarruf ediliyor, suç azalıyor, yaşam kalitesi yükseliyor. Bu vizyon, şirketler tarafından pazarlanırken, devletler tarafından benimsenirken, sanki herkesin ortak geleceğiymiş gibi anlatılıyor. Ama mesele bu kadar basit mi? Kimin için akıllı bu şehirler? Sermayenin mi, yoksa emekçilerin mi?
Kurumsal Tahakküm: Şehirler Şirket Laboratuvarı mı?
Akıllı şehir projelerinin büyük kısmında başrolde teknoloji devleri var. Örneğin, Güney Kore’nin Songdo şehri, Cisco ve benzeri şirketlerin ortaklığıyla sıfırdan inşa edildi: Her bina sensörlerle dolu, her hareket izleniyor. Ama sonuç? Planlanan nüfusun üçte biri bile yerleşmedi, boş binalar ve yüksek vacancy oranları. Şehir, “akıllı” olmaktan öte, kurumsal bir vitrin haline geldi.
Benzer şekilde, Toronto’da Alphabet’in yan kuruluşu Sidewalk Labs’in Quayside projesi, veri toplama ve mahremiyet endişeleri nedeniyle büyük tepki çekti. Şirket, kentsel alanı bir deney laboratuvarı gibi görüyordu: Sensörler sokaklarda, binalarda, vatandaşların günlük hareketlerini kaydedecekti. Eleştirmenler, bunun “gözetim kapitalizmi”nin kentsel versiyonu olduğunu söyledi – veri, şirketlerin elinde bir meta haline gelecekti. Proje, kamuoyu baskısıyla rafa kalktı, ama bıraktığı soru hala ortada: Şehir planlaması, neden Google gibi devlerin insafına bırakılıyor?
Bu örnekler, akıllı şehirlerin neoliberal bir mantıkla şekillendiğini gösteriyor. Kamu kaynakları, özel sermayeye aktarılıyor; veri, yeni bir birikim aracı oluyor. Sınıf ilişkileri burada net: Sermaye, kentsel alanı yeniden yapılandırarak karını maksimize ediyor.
Gözetim ve Mahremiyet: Özgürlük mü, Kontrol mü?
Akıllı şehirlerin temelinde veri toplama yatıyor. Trafik sensörleri, akıllı aydınlatmalar, güvenlik kameraları – hepsi sürekli izliyor. Bu, “güvenlik” ve “verimlilik” adına meşrulaştırılıyor. Ama seküler bir bakışla soralım: Kimin güvenliği? Kimin verimliliği?
San Diego’da “akıllı sokak lambaları” projesi, trafik analizi için başladı, ama kısa sürede polis gözetimine dönüştü. Benzer şekilde, birçok projede yüz tanıma ve predictive policing, düşük gelirli mahallelerde yoğunlaşıyor – bu da mevcut eşitsizlikleri derinleştiriyor. Veri, anonimleştirilse bile, birleştirildiğinde bireysel profiller çıkarıyor. Mahremiyet erozyonu, sadece bireysel bir hak kaybı değil; kolektif özgürlüğün kısıtlanması.
Materyalist açıdan, bu gözetim, emek üzerindeki denetimi dijitalleştiriyor. Şehir, bir panoptikon haline geliyor: Herkes izleniyor, ama izleyenler görünmez.
Eşitsizlik ve Soylulaştırma: Kim Dışlanıyor?
Akıllı şehir vaadi, kapsayıcılıkla pazarlanıyor. Ama gerçekte? Dijital uçurum, mevcut sınıf ayrımlarını keskinleştiriyor. Yüksek teknolojili mahalleler, yüksek gelir gruplarını çekiyor; ev fiyatları yükseliyor, düşük gelirli emekçiler yerinden ediliyor. Soylulaştırma, akıllı şehirlerin gölgesi gibi: Yeni parklar, akıllı altyapılar gelir, ama kira artışı ve vergi yüküyle birlikte.
Songdo’da olduğu gibi, bu şehirler çoğunlukla boş kalıyor çünkü erişilebilir değil. Veya Toronto örneğinde, proje iptal olsa da, tartışma eşitsizliği görünür kıldı: Akıllı şehir, kimin için? Girişimciler ve yüksek becerili profesyoneller için mi, yoksa emekçiler için mi?
Gelişmekte olan ülkelerde bu daha vahim: Teknoloji ithal ediliyor, yerel emek ucuz işgücü olarak kalıyor. Eşitsizlik, sadece gelirde değil; veri erişiminde, karar alma süreçlerinde de yeniden üretiliyor.
Türkiye’de Akıllı Şehirler: Merkezi Planlama mı, Sermaye Ortaklığı mı?
Türkiye’de 2020-2023 Ulusal Akıllı Şehirler Stratejisi ve Eylem Planı, bu furyaya katıldı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı öncülüğünde hazırlanan plan, enerji verimliliği, ulaşım ve güvenlik gibi alanları hedefliyor. İstanbul, İzmir gibi şehirlerde akıllı ulaşım ve aydınlatma projeleri hayata geçiriliyor.
Ama eleştirel bakalım: Bu projeler, gerçekten toplumsal ihtiyaçlardan mı doğuyor? Yoksa uluslararası teknoloji devlerinin pazarlama stratejilerinden mi? Plan, yerli teknoloji vurgusu yapsa da, altyapı çoğunlukla yabancı sermayeye bağımlı. Erdoğan rejiminin faşizmin kurumsallaşması olarak şekillenen merkeziyetçi yapısında, bu projeler hukuksuzluk ve yolsuzluk riski taşıyor. Örneğin, ihalelerde şeffaflık eksikliği, kamu kaynaklarının belirli sermaye gruplarına aktarılmasına zemin hazırlıyor. Akıllı güvenlik sistemleri, rejimin otoriter denetimini dijitalleştirebilir – mahremiyet, “güvenlik” adına feda ediliyor.
Sonuç Yerine: Emek Lehine Bir Şehir Mümkün mü?
Akıllı şehirler, mevcut güç dengelerini sorgulatıyor: Bu teknoloji, sermayenin birikimini mi hızlandırıyor, yoksa toplumsal dönüşümü mü? Tarihsel materyalist bakışla, cevap net: Mevcut haliyle, eşitsizlikleri derinleştiriyor, gözetimi yaygınlaştırıyor, kentsel alanı metalaştırıyor.
Gerçek bir alternatif, teknolojinin emekten yana demokratik denetiminde yatıyor. Veri, kolektif bir kaynak olarak görülmeli; kararlar, sınıf mücadelesiyle şekillenmeli. Aksi halde, “akıllı” şehirler, sadece zenginlerin cenneti, emekçilerin sürgün yeri olacak. Soru şu: Geleceği kim tasarlıyor? Sermaye mi, yoksa biz mi?
