Platform İşçiliği: Yeni Sınıfın Anatomisi

Gig ekonomisi işçilerinin örgütlenme çıkmazı

Baran Ekin

Platform kapitalizmi, 21. yüzyılın en incelikli sömürü biçimini yaratarak karşımıza çıkıyor. Bu, algoritmaların yönettiği, görünürde kimsenin patron olmadığı ancak herkesin acımasız bir puanlama sistemi ile kontrol edildiği yeni tür bir dijital feodalizmdir. Uber sürücüsünden Yemeksepeti kuryesine, yazılım freelancer’ından Getir çalışanına kadar geniş bir kitleyi kapsayan bu yapıda herkes, emeğini serbestçe pazarladığını düşünse de gerçekte bir platformun görünmez zincirlerine bağlı modern birer proleter konumundadır.

Gig economy ya da dilimize yerleşen adıyla platform ekonomisi, kapitalizmin klasik artı-değer sömürüsünü sadece mekânsızlaştırmakla kalmadı, aynı zamanda ilişkisel olarak da görünmez kıldı. Geçmişte işçi ile işveren arasında kurulan doğrudan ilişki, artık soğuk bir uygulama arayüzüne devredilmiş durumda. Emek artık algoritmalar tarafından ölçülüyor, disiplin müşteri puanları üzerinden sağlanıyor ve cezalandırma mekanizması işten çıkarma yerine aktivasyon durdurma adı altında otomatik olarak uygulanıyor. Kısacası modern fabrika, artık dört duvar arasında değil, cep telefonlarının ekranlarında yaşıyor.

Dijital bir prekaryanın doğuşu

Bu yeni emek rejimi, klasik işçi sınıfından farklılaşan bir prekaryayı (yani güvencesizlikle özdeşleşmiş yeni bir alt sınıfı) tarih sahnesine çıkardı. Platform işçileri çoğu zaman yasal statü bakımından ne tam zamanlı çalışan sayılıyor ne de tam bağımsız bir girişimci olarak görülüyor. Bu gri alan sayesinde sermaye; sosyal güvenlik, sigorta ve kıdem tazminatı gibi emeğin en temel hak yükümlülüklerinden sıyrılmayı başarıyor. Modern kapitalizmin dillerden düşürmediği o meşhur esneklik masalı, aslında maliyetlerin ve risklerin tamamen işçilerin sırtına yüklendiği ideolojik bir perdeden ibaret.

Ancak bu yeni sınıf, klasik sendikal yöntemlerle kolayca örgütlenemiyor. Çünkü bir fabrikada veya ofiste olduğu gibi işçileri birleştiren ortak bir mekân, sabit bir vardiya düzeni veya yüz yüze temas imkânı bulunmuyor. Çalışanlar dağınık, birbirini tanımayan ve çoğu zaman ekmek parası için birbiriyle rekabet etmek zorunda kalan bireylerden oluşuyor. Platformun mantığı, sadece emeği parçalamakla kalmıyor, dayanışma ihtimalini de atomize ediyor.

Algoritmik tahakküm ve örgütsüzlük

Platformlar, emeği denetim altında tutabilmek için algoritmik yönetim sistemlerine başvuruyor. Teslimat süresi, anlık müşteri memnuniyeti, rota seçimi gibi sayısız parametre, işçinin üzerinde bir dijital gözetim rejimine dönüşüyor. Bu gözetim, klasik işyeri disiplininden çok daha derin ve sessiz işliyor. Çünkü denetleyen, hesap soran veya bağıran bir insan değil; tarafsızmış gibi görünen, duygusuz bir yazılım. Dolayısıyla işçinin hak mücadelesi artık sadece kanlı canlı bir patrona değil, milyonlarca satırlık kodlara karşı da verilmek zorunda.

Bu yapı, örgütlenmeyi hem teknik hem de ideolojik düzeyde zorlaştırıyor. Teknik olarak platform işçileri birbirini tanımıyor; uygulamalar işçilerin bir araya gelmesini teşvik etmek bir yana, bunu engelleyecek şekilde tasarlanıyor. İdeolojik boyutta ise özgür girişimci miti, emekçilerin kendi sınıfsal konumlarını net bir şekilde görmelerini engelliyor. Kendi hesabıma çalışıyorum yanılsaması, sömürüyü sistemsel bir sorun olmaktan çıkarıp kişisel performans eksenine taşıyor. Böylece başarısızlık, düzenin bir sorunu değil de bireyin yetersizliğiymiş gibi sunuluyor.

Yeni direniş biçimleri: Dijital dayanışma

Yine de tablo tamamen karanlık sayılmaz. Son yıllarda gerek Türkiye’de gerekse dünya genelinde çok sayıda platform işçisi, bu yeni koşullara uygun örgütlenme modelleri geliştirmeye başladı. Kurye sendikaları, dayanışma ağları ve sosyal medya üzerinden yürütülen kampanyalar, klasik sendikal yapının bir dönüşüm geçirmekte olduğuna işaret ediyor. Artık bir grev, sadece meydanlarda toplanarak değil, bir uygulamadan topluca çıkış yaparak da başlatılabiliyor. Platformu kilitlemek ve hizmeti durdurmak, yeni tür bir dijital grev taktiği olarak literatüre giriyor.

Bu hareketler, Marx’ın sınıfın kendisi için olma halini (sınıf bilincine erişmeyi) yeniden tanımlıyor. Platform emekçileri aynı fiziksel mekânda değil ama aynı algoritmanın yarattığı baskıda kesişiyor. Onların ortak alanı fabrika zemini değil, sürekli akan veri trafiği. Mücadele bu kez ekranlar üzerinden yürütülüyor olsa da talepler yüzyıllardır değişmedi: Yaşamaya yetecek bir ücret, güvenceli çalışma ve insanca şartlar.

Sonuç: Emeğin dijital yeniden kuruluşu

Platform ekonomisi, kapitalizmin güncel ideolojik silahlarından biri olarak işlev görüyor; bireyselleşmeyi yüceltirken kolektif hakları görünmez kılıyor. Ancak tarihin hemen her döneminde olduğu gibi, sömürü biçimi ne kadar karmaşıklaşırsa karmaşıklaşsın, sınıf çelişkisi de o denli derinleşerek yüzeye çıkıyor. Bugünün platform işçileri, geleceğin dijital sendikacılığının öncüleri konumunda. Verdikleri mücadele sadece bir maaş zammı talebi değil, aynı zamanda algoritmik tahakküm çağına karşı emeğin onurunun yeniden tanımlanması anlamına geliyor.