Algoritma Patronu: Dijital Çağda Emek Sömürüsünün Yeni Yüzü

Baran Ekin

Bir patron düşünün. Asla uyumuyor. Asla yorulmuyor. Bir an olsun bakışını üzerinizden ayırmıyor. Kahve molanızın saniyesini, ekrandaki her tıklamanızı, bir e-postayı yanıtlama hızınızı milisaniye milisaniye kaydediyor. Gülümsemiyor, insaf göstermiyor, mazeret dinlemiyor. Sadece “veri” görüyor. Bu, “algoritmik yönetim” denen, kapitalizmin teknolojik ilerlemeyi emek denetimi ve sömürüsünü derinleştirmek için nasıl araçsallaştırdığının çarpıcı bir örneğidir. Yeni bir “yönetici” türü değil; kapitalist üretim ilişkilerinin dijital platformlara ve hizmet sektörüne sirayet etmiş, otomatikleştirilmiş, acımasız biçimidir.

“Veri Madenciliği”nin Yeni Anlamı: İnsanı Maden Olarak Görmek

Platform kapitalizminin en vahşi örneklerinden yemek dağıtımı uygulamalarına bakalım. Dağıtım personeli, bir algoritmanın kendilerine atadığı rotalarda, sürekli değişen ve performansa dayalı puana göre şekillenen “ödül” sistemleriyle yarışır. Algoritma, trafiği, hava durumunu, binanın yüksekliğini, restoranın hazırlık süresini hesaplar, ama kurduğu insafsız zaman dilimleri içinde “insan” faktörünü -yorgunluk, güvenlik riski, insani ihtiyaçlar- bir gürültü, bir veri kaybı olarak görür. Burada emek, artık “işçi” değil, “veri üreten bir arayüzdür”. Her hareketi, işin optimizasyonu adına izlenen, ölçülen ve disipline edilen bir ham veri kaynağıdır. Bu, Frederick W. Taylor’ın “Bilimsel Yönetim” ilkelerinin, elinde kronometreyle dolaşan ustabaşının, 21. yüzyılda yazılım koduna evrilmiş halidir. Hedef aynıdır: Emek sürecinin her parçasını standardize etmek, kontrol altına almak ve artık değeri en üst düzeye çıkarmak.

Ofislerdeki Panoptikon: Performatif Aktivitenin Köleliği

Ancak algoritmik gözetim sadece mavi yakalı emeğe özgü değil. Beyaz yakalı çalışanlar da artık “ürünivizör” denilen yazılımlarla, klavye tuş vuruşlarının sıklığından, fare hareketlerine, ekran görüntüsü kayıtlarından çevrimiçi durum sürelerine kadar izleniyor. Bu, Foucault’nun “panoptikon” metaforunun dijital zaferidir. Gardiyanı göremeyen mahkum, her an izlendiği hissiyle kendi kendini disipline eder. Günümüzde, her an kayıt altında olma bilinci, çalışanı sürekli “performans gösteren” bir aktöre dönüştürür. Asıl üretkenlik değil, “görünür aktivite” ödüllendirilir. Bu sistem, işçiyi kendi emeğine yabancılaştırmayı (Marx) en üst seviyeye taşır. İşçi, yaptığı işin bütünlüğünü, anlamını değil, algoritmanın onayladığı veri noktalarının üretimini hedefler. Yaratıcılık, işbirliği ve eleştirel düşünce gibi nitelikler, ölçülemediği için bu sistemde “değersizleşme” riskiyle karşı karşıyadır.

Türkiye Bağlamı: Dijital Faşizmin İşyerindeki Yansıması

Türkiye’de, Erdoğan rejiminin kurumsallaştırdığı otoriter yapı, işyerlerindeki bu dijital despotizmi meşrulaştıran ve besleyen bir zemin sunuyor. “Esnek çalışma”, “gig ekonomisi” gibi neoliberal kavramlar, aslında güvencesizliğin ve denetimin küresel söylemleridir. Türkiye’de bu söylemler, zaten zayıf olan sendikal hakların ve iş güvencesinin iyice aşındırıldığı, kayıt dışı ekonominin yaygın olduğu bir ortamda daha vahşi sonuçlar doğuruyor. Yasal düzenlemelerin sermaye lehine esnetildiği, emeğin örgütsüzleştirildiği bir ortamda, algoritmik patron tam anlamıyla hüküm sürebilir. Bir kurye işten atıldığında, bunu bir insan değil, performans puanını hesaplayan bir kod yapar. İtiraz edilecek, hesap sorulacak bir muhattap yoktur. Sadece “nesnel”, “tarafsız” bir karar vardır! Bu, faşizan otoriterliğin temel özelliği olan “kişisizleştirilmiş iktidar”ın mükemmel bir tezahürüdür. İktidar, somut bir zalimde değil, görünmez, anlaşılmaz, eleştirilemez bir teknolojik sisteme sinmiştir.

Direniş ve Alternatif: Kodun Mantığına Karşı Örgütlü Mantık

Peki, bu dijital demir kafese karşı ne yapılabilir? İlk adım, bu sistemin “tarafsız teknoloji” olmadığını, sınıfsal çıkarlarla kodlanmış olduğunu teşhir etmektir. Algoritmalar, yazıldıkları toplumsal bağlamın önyargılarını, sömürü çıkarılarını taşır. İkinci adım, dijital gözetime karşı kolektif direniş ve hukuki mücadeledir. Avrupa’da bazı ülkelerde, çalışanların mahremiyetini koruyan, sürekli izleme uygulamalarını sınırlayan düzenlemeler için sendikal mücadeleler veriliyor. Üçüncü ve en radikal adım ise, teknolojinin mülkiyet ve kontrol sorununu gündeme getirmektir. Teknoloji, emeği denetlemek ve yoğunlaştırmak için değil, angaryayı azaltmak, çalışma saatlerini kısaltmak ve insanın yaratıcı potansiyelini özgürleştirmek için kullanılabilir mi? Bunun yanıtı, teknolojinin kendisinde değil, onu kontrol eden üretim ilişkilerindedir.

Sonuç: Makine Kırıcılık Değil, Sistem Kırıcılık

Luddistler, 19. yüzyılda işlerini elinden alan dokuma tezgahlarına saldırmıştı. Bugünün “düşmanı” somut bir makine değil, soyut bir koddur. Direniş, bu kodu yazan ve kârına kâr katan platform şirketlerinin mülkiyet ve kontrol yapılarına, onların emeği metalaştıran mantığına yönelmelidir. “Algoritma patronu”na karşı mücadele, nihayetinde, teknolojinin insanlığın ortak yararına, demokratik kontrol ve katılımla nasıl örgütleneceği sorusuna verilecek sosyalist bir yanıtın parçasıdır. Unutmayalım: Algoritmalar efendi değil, araçtır. Sorun, aracın kendisinde değil, onu elinde tutan sınıfın ellerinde, bizlere nasıl bir gelecek “hesaplattığındadır”. Bu hesabı bozmanın zamanıdır.