Kenti bir “mal” olarak düşünmeye başladığımız an, modernleşme hikâyemiz başka bir yola sapar. O yolun adı ranttır; taşını, toprağını, havasını, hatta tarihini bile sermayeye çevirmenin yoludur. Türkiye’de “kentsel dönüşüm” dediğimiz şey, aslında bu uzun yolun en son, en vahşi virajıdır. Ama viraj yeni değildir; viraj, Osmanlı’nın son çeyreğinden beri döşenmiştir.
19. yüzyılın ortası. İstanbul, Galata bankerlerinin ve Levanten tüccarların gözdesidir. Pera’da apartmanlar yükselirken, eski mahalleler “sağlıksız” ilan edilir. 1856 Islahat Fermanı’ndan hemen sonra çıkan 1858 Ebniye Nizamnamesi, ilk “kentsel müdahale” yasasıdır: Ahşap evler yıkılacak, geniş caddeler açılacak, arsa değerleri katlanacaktır. Kim kazanır? Arsası genişleyen gayrimüslim vakıflar, yeni arsalar kapan Levanten şirketler ve onları finanse eden Galata bankerleri. İlk rant dalgası, “modernleşme” maskesiyle gelir. Tarihçi Stefanos Yerasimos’un dediği gibi: “Yangınlar bile bazen kasıtlı çıkarılmıştı; çünkü yanan mahallenin arsası daha değerliydi.”
Cumhuriyet kurulur. 1930’lar. Henri Prost Planı ile İstanbul yeniden çizilir. Haliç’in kenarındaki sanayi mahalleleri “çirkin” bulunur, Tarihi Yarımada “boşaltılır”. Mültezimlerin yerini alan yeni aktör, devlet destekli müteahhitlerdir. 1950’lerde Menderes operasyonları gelir: Vatan ve Millet caddeleri açılırken binlerce ev, han, hamam yerle bir edilir. Yıkılan yerlere ne yapılır? Apartmanlar, iş hanları, oteller. Kim kazanır? Yine aynı mekanizma: Arsa değeri devlet eliyle katlanır, müteahhitler zenginleşir, eski İstanbullu yerinden edilir. O dönemin gazeteleri “modern İstanbul” diye alkış tutar; kimse yerinden edilen Roman mahallelerinden, Ermeni esnaftan, Rum balıkçılardan söz etmez.
1970’ler ve 80’ler. Gecekondu, kent yoksulunun çaresiz çözümüdür ama aynı zamanda sermaye için muazzam bir fırsat. 1984’teki 2981 sayılı imar affı, gecekonduyu “değerli arsa”ya çevirir. Bir gecede milyonlarca metrekare tapulanır, müteahhit ordusu devreye girer. “Dönüşüm” kelimesi henüz kullanılmaz ama fiiliyatta başlar: Gecekondu yıkılır, yerine 4-5 katlı apartman yapılır, eski sahiplerine bir-iki daire verilir, kalan daireler satılır. Aradaki fark? Saf rant. Bu süreç, 2000’lere gelindiğinde kurumsallaşır.
2012. 6306 sayılı “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi” yasası. Resmi gerekçe “deprem güvenliği”dir ama yasa, “riskli alan”ı o kadar geniş tanımlar ki, Sulukule’den Ayazma’ya, Tarlabaşı’ndan Fikirtepe’ye tarihî dokular ve yoksul mahalleler hedef tahtasına konur. Mekanizma çok nettir: Devlet, “acele kamulaştırma” yetkisiyle mülkü ucuza kapatır, büyük müteahhitlere verir, onlar lüks rezidans yapar. Eski sakinler? Ya uzakta, krediye mahkûm toplu konutlara gönderilir ya da kiracıysa tamamen ortada kalır. TOKİ ve KİPTAŞ, bu sürecin devlet yüzüdür; Emlak Konut ise borsa yüzü. Hepsi aynı mantıkla çalışır: Toprağı metalaştır, halkı yerinden et, kârı cebe indir.
Bugün İstanbul’un silueti, bu 150 yıllık rant tarihinin somut abidesidir. Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün kuzey ormanlarına açtığı yol, 3. Havalimanı’nın yok ettiği ekosistem, Kanal İstanbul’un vaat ettiği yeni rant adaları… Hepsi aynı zincirin halkalarıdır. Modernleşme söylemi değişir: Bir dönem “Batılılaşma”, bir dönem “kalkınma”, bir dönem “deprem güvenliği”, şimdi de “mega proje”. Ama öz değişmez: Kent, yaşayanların değil, sermayenin malı haline getirilir.
Kentin metalaşması, sadece mimari bir süreç değildir; sınıfsal bir temizliktir. Yoksul, işçi, Kürt, Roman, Alevi, LGBTİ+… Kim sistemin “istenmeyen”i ise, ilk o mahalleden sürülür. Geriye kalan, parası olanın yaşadığı, tarihinden ve hafızasından koparılmış bir beton ormanıdır.
Sonuç olarak şudur: “Kentsel dönüşüm” diye pazarlanan şey, aslında kentin sermayeye dönüşümüdür. Bu dönüşümün tarihsel kökeni, Osmanlı bankerlerinden bugünün inşaat-yapı ortaklıklarına uzanan kesintisiz bir rant zinciridir. Kent hakkı, ancak bu zinciri kırdığımızda mümkün olur. O da başka bir yazının, daha önemlisi başka bir mücadelenin konusudur.
