Bugün, bu satırları yazarken, ömrümün 40 yılını tamamladığım bu ülkede “hukuk devleti” ilkesinin bir kabusa dönüşmesinin ağırlığını göğsümde taşıyorum. Türkiye elbette hiçbir zaman bir hukuk devleti olmadı. Ancak bugün gelinen nokta geçmişle, hatta darbe dönemleriyle bile karşılaştırılamayacak düzeydedir. Bu bir eleştiri yazısı değil, bir teşhir yazısıdır. Çünkü Erdoğan rejimi altında hukuk, toplumsal bir sözleşme olmaktan çıkmış, iktidarın devamlılığı için her şeyin mubah sayıldığı bir savaş alanına dönüşmüştür.
Bu bir yargı krizi değildir. Bu, yargının, siyasi iktidarın uzun kolu haline getirilerek, bir tahakküm aracına dönüştürülmesidir. Şimdi, bu sistematik çürümeyi, bugün itibarıyla bilinen ve belgelenmiş olaylar üzerinden üç ana başlıkta inceleyelim.
1. Yargı Bağımsızlığının Sistematik Tasfiyesi
Rejimin, hukuku ele geçirişi, 2010’lara uzanan ve 2017 referandumuyla kurumsallaşan bir süreçtir. Ancak bu süreç, 2023’e gelindiğinde olağan bir hal almıştır.
HSK Üzerinden Mutlak Kontrol: Yargının kendi kendini yönetmesi gereken Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK), fiilen İstanbul-Adliye Sarayı hattından gelen talimatlarla çalışan bir komiteye dönüştürülmüştür. İktidara yakın isimlerin davaları “hızlıca” sonuçlandırılırken, muhalif kesimlere yönelik davalarda görevlendirmeler, siyasi hedeflere uygun olarak yapılmaktadır.
Anayasa Mahkemesi Kararlarının Yok Sayılması: Bir hukuk devletinin son kalesi olan Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) ihlal kararları, alt mahkemeler tarafından açıkça hiçe sayılmakta ve “üstünkörü gerekçelerle” uygulanmamaktadır. En bilinen örnek, Enis Berberoğlu ve Selahattin Demirtaş kararlarıdır. AYM’nin “hak ihlali” tespit ettiği bu isimlerin tahliyesi, siyasi bir talimat olmadığı sürece gerçekleşmemiştir. Bu durum, artık hukuk sisteminin “içinden çıkılmaz” bir kriz değil, “işleyişe dair olağan bir protokol” haline geldiğini göstermektedir.
2. Kumpas Davalar ve Kanıtlanamayan Suçların Hukuk Diliyle Pazarlanması
Rejim, muhaliflerini susturmak için “yargı” kılıfını kullanmada ustalaşmıştır.
Gezi Davası: Bir İntikam Tiyatrosu: Gezi Parkı protestoları, toplumsal bir hareketti. Ancak devlet, bunu “anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs” gibi abartılı bir suçlamayla, Osman Kavala ve diğer sanıkların önüne koydu. Mahkeme süreci, somut delillerden ziyade, “suç teşkil etmeyen eylemlerin” suçmuş gibi gösterildiği bir senaryoya dönüştü. Kavala’nın “ağırlaştırılmış müebbet”le cezalandırılması, hukukun değil, iktidarın gazabının bir sonucudur.
KHK’lar ve İnsan Hakları Faciası: 2016 sonrası çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK’lar) ile on binlerce kamu çalışanı, en temel hukuki güvencelerden (savunma hakkı, etkili başvuru yolu) mahrum bırakılarak işinden edildi. “Terörle bağ” iddiaları, çoğu zaman hiçbir somut delile dayanmadan, sadece imzalı bir liste halinde ilan edildi. Bu, bir “hukuki temizlik” operasyonuydu ve 2023’e gelindiğinde, bu mağdurların büyük kısmı hala hukuk mücadelesi vermektedir.
3. Yolsuzluk ve Kayırmacılığın Yargı Koruması Altına Alınması
Rejimin hukuku araçsallaştırmasının bir diğer boyutu, kendi kadrolarını ve yandaşlarını denetimden azade kılmasıdır.
17-25 Aralık’ın Unutturulma Çabası: 2013’te patlak veren yolsuzluk soruşturmaları, “dış mihrakların komplosu” ilan edilerek hukuken bertaraf edildi. Soruşturmaya konu olan isimlerin bir kısmı bakan, bir kısmı ise rejimin önemli figürleri olarak yoluna devam etti. Bu, yargının, iktidar blokunu korumak için nasıl seferber edildiğinin en net göstergelerinden biridir.
Kamu İhalelerinde Usulsüzlükler: TOKİ, Cengiz-Kolin-Limak üçlüsü gibi iktidara yakın şirketlere aktarılan devasa ihaleler, “acil kamulaştırma” ve “olağanüstü hal” gibi yöntemlerle denetim dışına çıkarılmıştır. Bu süreçlerde ortaya çıkan usulsüzlük iddiaları, yargı eliyle değil, siyasi bir şemsiye altında örtülmüştür. Saray’ın 500 milyon dolarlık akaryakıt faturası gibi konular, medyada sansürlenmiş, bu alandaki soruşturmalar ise etkisiz kılınmıştır.
Sonuç: Hukuk Değil, Korku İktidarı
Bugün itibarıyla Türkiye’deki tablo budur. Erdoğan rejimi, hukuku bir “yönetim aracı” olarak görmekte, onu toplumu dönüştüren bir mekanizma değil, iktidarı koruyan bir kalkan olarak kullanmaktadır.
Burada amaç, adaleti sağlamak değil, korkuyu tesis etmektir. Muhalif bir avukatın, gazetecinin veya sıradan bir vatandaşın, her an başına bir davanın gelebileceği hissiyatı, rejimin en önemli sosyal kontrol mekanizmasıdır.
Ancak şu unutulmamalıdır: Hukukun olmadığı yerde, meşruiyet de çöker. Bu rejim, hukuku ne kadar çiğnerse, toplumsal temelleri de o kadar derinden sarsılır. Bugün itibarıyla, bu sarsıntının artçı depremlerini her alanda hissediyoruz. Tarih, hukuku ayaklar altına alanların, en sonunda hukukun tarihine nasıl gömüldüklerini sayfalarca yazmıştır. Bu topraklar da o sayfalardaki yerini alacaktır.
