Fatih Altaylı’ya verilen dört yıl iki ay hapis cezası, hukukun siyasallaşması tartışmasının çok ötesinde, rejimin yeni “infaz mühendisliği”ni ifşa eden bir laboratuvar vakasıdır. Karşımızdaki tablo, öfkeyle verilmiş fevri bir karar değil; milimetrik hesaplanmış, Yargıtay yolunu kapatan ve istinaf sürecini fiili tutukluluğa dönüştüren soğukkanlı bir bürokratik operasyondur.
Bu karar, iktidarın artık muhalif sesi sadece susturmakla yetinmediğini; onu teknik detaylara boğarak, hukuk prosedürünü bir işkence aparatına dönüştürdüğünü açıkça gösteriyor. Önümüzde bir hukuk değil rejim tarafından tasarlanmış bir mühendislik dosyası var.
Hukukta “Mühendislik” Başarısı: 5 Yıl Altı Tuzağı
Kamuoyu cezayı tartışırken, kararın arkasındaki teknik kurnazlığı Avukat Akın Atalay’ın teşhiriyle anlıyoruz. Mesele Altaylı’nın ne kadar yatacağı değil, davanın üst mahkemeye taşınmasının nasıl engellendiğidir.
Akın Atalay, bu “ince işçiliği” şöyle deşifre ediyor:
“Fatih Altaylı’ya (ve onun nezdinde bütün gazetecilere) bugün İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesinin verdiği kararla söylenen mealen şudur: Yargıtay’da temyiz hakkı olmayacak şekilde ve hatta İstinafta kararın bozulması olasılığı da dikkate alınarak, o tarihe kadar cezanın zaten çekilmiş olmasını hedefleyerek 4 yıl 2 ay hapis cezası ile tutukluluğun devamına karar verilmiştir. (…) Böylesi suçlar bağlamında mahkemelerde yargılanan sanıklara bir tavsiye: Ne yapıp edin mahkemenin size 5 yılın altında bir ceza vermesi yerine 5 yıldan fazla ceza almaya çalışın! Böylece davanızı Yargıtay’a taşıma şansına sahip olacak ve her halükarda yasaya ve hukuka uygun bir sonuç elde etme olasılığınızı artırmış olacaksınız.”
Fatih Altaylı’ya (ve onun nezdinde bütün gazetecilere) bugün İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesinin verdiği kararla söylenen mealen şudur:
Yargıtay’da temyiz hakkı olmayacak şekilde ve hatta İstinafta kararın bozulması olasılığı da dikkate alınarak,
— Akın Atalay (@av_akinatalay) November 26, 2025
Bu analiz, yargının bir denetim mekanizması olmaktan çıkıp, iktidarın “paket servis” cezalandırma aracına dönüştüğünün kanıtıdır. “5 yıl altı” sınırı, sanığın hukuksal savunma hakkını elinden alan, istinaf sürecindeki belirsizliği infaza dönüştüren bir tuzaktır. Hukuk, kendi boşluklarını silah olarak kullanmaktadır.
Rıza Üretimi Bitti, Sırada “Oyuncak Barış” Var
Yargıdaki bu teknik kuşatma, siyasi arenadaki “normalleşme” veya “yeni süreç” tartışmalarının ne denli kof bir zemine oturduğunu da gösteriyor. Ekonomik altyapıdaki çöküşü perdelemek için sahneye konan “yumuşama” tiyatrosu, yargının sertleşen sopasıyla çelişmiyor; aksine birbirini tamamlıyor.
Ozan Gündoğdu, bu durumu “barış” kavramının içinin boşaltılması üzerinden çok net özetliyor. Hukukun olmadığı yerde, iktidarın sunduğu “barış”ın toplumsal bir sözleşme değil, bir lütuf olduğunu hatırlatıyor:
“Barış dediğiniz bir akittir. Bu akdin dayanağı ise hukuktur. Hukuku yerle bir ederseniz, barış akdinin de dayanağı kalmaz. (…) Barış bundan sonra iktidarın bizlere bahşedeceği bir oyuncak olabilir ancak. İstediği zaman elimizden alabileceği, istediği zaman geri verebileceği bir oyuncak! Çünkü hukuki güvencemiz yoktur. Bu güvence yoksa keyfiyet hüküm sürer ki sürüyor. Bu barışın demokrasiyle taçlanacağını ummak ise oyuncağıyla oynayan çocuğun hayallere dalması gibidir.”
Barış dediğiniz bir akittir. Bu akdin dayanağı ise hukuktur. Hukuku yerle bir ederseniz, barış akdinin de dayanağı kalmaz.
“Görüntü kötü” diyerek Altaylı’yı salsanız neye yarar? Kararı hukuk değil, iktidar vermişse salıverseniz neye yarar?
Fatih Altaylı’ya bugün verilen ceza… https://t.co/tnurIsKk7v
— Ozan Gündoğdu (@ozngndgdu) November 26, 2025
Gündoğdu’nun tespiti, üst yapı kurumlarının (yargı ve siyaset) işlevini ortaya koyuyor: Güvencesizlik rejimi. Sermaye birikim modelinin tıkandığı, kaynak dağıtımının keyfileştiği bir düzende, yurttaşlık hakları da keyfiyete tabi kılınıyor. Hukuksal güvencenin yokluğunda, en popüler gazetecinin bile özgürlüğü, iktidarın o anki siyasi ihtiyacına göre geri alınabilir bir “oyuncak”tan ibarettir.
Kurt ve Kuzu: Suskunluk Stratejisinin İflası
Peki, bu cendereden “sessiz kalarak” veya “göze batmayarak” çıkmak mümkün mü? Fatih Altaylı davası, beyaz yakalı orta sınıfın ve seküler muhalefetin sıkça başvurduğu “fırtına dinene kadar başını eğme” stratejisinin de sonunu işaret ediyor.
Avukat Osman Ertürk Özel, sürecin psikolojik ve taktiksel boyutuna dikkat çekerek, rejimin “doyumsuzluğunu” vurguluyor:
“Sayın Fatih Altaylı’yı ilk duruşmasından birkaç gün önce ziyaret etmiştim. (…) Neticede ilk duruşmada tahliye çıkmadı ve hemen sonrasında gayet insani bir biçimde Fatih Bey yayınlarına ara verdi. (…) Fakat Fatih Bey’in suskunluğu da gördük ki artık bu arkadaşlara yetmiyor. Kurt kuzuyu yemeyi kafasına koyduysa yiyor. Bu hukuksuz kararı bir dönüm noktası olarak görüyorum. Sessiz de kalsanız, soğumayan bir ciğer var artık bu adamlarda. Bu böyle değildi, ‘dersini alan’ çekip gidebilirdi; artık belli ki gidilemeyecek.”
Sayın Fatih Altaylı’yı ilk duruşmasından birkaç gün önce ziyaret etmiştim. O dönemde hatırlarsınız Altaylı en az dışarıda olduğu kadar etkili bir yayıncılık yapmaya devam ediyordu. Ben de bu meselede gösterdiği dirayetin ne denli mühim olduğunu kendisine ifade etmiştim. Neticede…
— Osman Ertürk ÖZEL (@OsmanErturkOzel) November 26, 2025
Özel’in “soğumayan ciğer” metaforu, meselenin artık rasyonel bir yönetim stratejisi olmaktan çıkıp, rövanşist bir imha politikasına evrildiğini gösteriyor. Altaylı sustu, geri çekildi, “dersini aldığını” ima etti; ama yetmedi. Çünkü sistem artık itaat değil, mutlak teslimiyet ve simgesel kurbanlar talep ediyor.
Sonuç Yerine
Fatih Altaylı kararı, Türkiye’de hukukun teknik bir prosedürden ibaret kaldığını, ancak bu prosedürün bile iktidar lehine manipüle edildiğini gösteren bir milattır. Akın Atalay’ın işaret ettiği teknik tuzak, Ozan Gündoğdu’nun vurguladığı güvencesizlik ve Osman Ertürk Özel’in altını çizdiği “suskunluğun yetersizliği”, tek bir gerçeğe işaret ediyor:
Mevcut rejim krizini aşamadıkça, yargıyı bir sopa, barışı bir oyuncak, suskunluğu ise bir zafiyet olarak görmeye devam edecektir. Üst yapıdaki bu sarsıntılar, temeldeki derin çatlağın gürültüsüdür. Ve görünen o ki, kurt kuzuyu yemeyi kafasına koyduğunda, kuzunun ne kadar sessiz durduğunun bir önemi kalmamıştır.