Yapay Zekâ ve İstihdamın Sınıfsal Matematiği: Kazanan Sistem, Kaybeden Emek

Can Taylan Tapar

Soru basit ve endişe verici görünüyor: Yapay zekâ hangi meslekleri yok edecek, hangilerini yüceltecek? Medyada, ya “insansız” bir distopya ya da herkesin robotlarla el ele yaşadığı bir ütopya tasviri hakim. Ancak bu ikili anlatı, asıl meseleyi -teknolojik değişimin sınıfsal karakterini- örtbas ediyor. Gerçek soru, hangi mesleğin yok olacağı değil, otomasyonun getirdiği zenginliğin ve gücün kimin elinde toplanacağıdır. Yapay zekâ bir fırtınadır, ama bu fırtınadan korunaklı limanlara sahip olanlarla, açık denizde kürek çekenlerin kaderi aynı olmayacak.

Niteliksiz Değil, Güvencesiz Emek Tehlikede

Genel kanının aksine, otomasyon sadece “niteliksiz” işleri hedef almıyor. Yapay zekâ, radyoloji uzmanının röntgen okuma hızını, avukatın sözleşme inceleme kapasitesini, finans analistinin veri modelleme becerisini geride bırakabiliyor. Kritik ayrım, “rutin” olan ile “rutin olmayan” arasındadır; ister fiziksel ister zihinsel olsun, öngörülebilir, kodlanabilir, algoritmaya dökülebilir her görev otomasyon tehdidi altındadır.

Peki kim daha savunmasız? Sendikasız, güvencesiz, düşük ücretli ve kolayca değiştirilebilir görülen emek gücü. Bir fabrikadaki robot kol, örgütlü işçinin pazarlık gücünü zayıflatmak için bir tehdit olarak kullanılırken, bir platform işçisi zaten bir algoritmanın değişken taleplerine tabidir. Kaybeden, belirli bir meslek grubundan ziyade, sermaye karşısında pazarlık gücü zaten zayıf olan, güvencesizleştirilmiş emeğin tüm kesimleridir. Yapay zekâ, küresel kapitalizmin uzun vadeli eğilimi olan “çekirdek-kabuk” modelini -az sayıda kalıcı, yüksek vasıflı çekirdek işçi ile geniş, esnek, güvencesiz bir kabuk- güçlendirmektedir.

Kazananlar Kulübü: Sahipler, Yöneticiler ve Yeni Aristokrasi

Kazananlar ise açıktır:
– Teknoloji Sermayesi: Yapay zekâ altyapısını, patentlerini, platformlarını kontrol eden şirketler ve hissedarları. Üretkenlik artışından doğan muazzam kâr, esas olarak onlara akar.
– Finansal Spekülatörler: Otomasyon vaadiyle şişirilen teknoloji şirketlerinin hisse değerlerinden rant devşirenler.
– Yüksek Vasıflı “Bakım” İşçileri: Sistemi kuran, denetleyen, optimize eden ve tamir eden mühendisler, veri bilimciler, stratejistler. Ancak bu grup da giderek otomasyona açık hale gelebilir.
– Üst Düzey Yöneticiler: Emek maliyetlerini düşürme ve verimliliği artırma yoluyla iktidarları ve ikramiyeleri pekişen CEO’lar.

Burada çarpıcı olan, teknolojinin yarattığı “rant” ekonomisidir. Yapay zekâ, emeğin üretkenliğini o kadar artırabilir ki, üretim için gerekli emek miktarı düşer. Karlılık, doğrudan üretimden değil, tekel konumu, fikri mülkiyet ve otomasyon araçlarının kontrolünden elde edilen bir rant haline gelir. Bu, mülk sahipleri ile mülksüzler arasındaki uçurumu tarihte görülmemiş boyutlara taşıyabilir.

Türkiye Senaryosu: Güvencesizliğin Dijitalleştirilmesi

Türkiye gibi sanayisi otomasyona hazırlıksız, genç nüfusu yüksek, sendikal hakların zayıf, kayıt dışı ekonominin yaygın olduğu ülkelerde bu süreç daha vahşi işler. Erdoğan rejiminin “ucuz emek cenneti” olma dayatması, teknolojik atılımla değil, daha fazla güvencesizleştirme ve düşük ücretle rekabet etmeye çalışan bir ekonomi yaratmıştır. Bu ortamda, yapay zekâ:

– Vasıfsız ve orta vasıflı istihdamı hızla aşındırabilir, kitlesel bir “gereksizler sınıfı” yaratma riski taşır.
– İşsizlik baskısıyla, kalan işlerde ücretleri ve çalışma koşullarını daha da kötüleştirmek için bir koz olarak kullanılır -“Robotlar geliyor, şükredin ki işiniz var” söylemi.
– Dijital gözetim ve algoritmik yönetim, otoriter işyeri kültürüyle birleşerek emek üzerinde mutlak bir denetim sağlar.

Devletin “teknoloji hamlesi”, gerçek bir katma değerli üretim ve nitelikli istihdam yaratmaktan ziyade, rant dağıtımı ve gösteriş projeleriyle sınırlı kalırsa, teknolojik bağımlılık artarken sosyal maliyet patlar.

Çıkış Yolu: Teknolojiyi Kim, Ne İçin Kontrol Ediyor?

Sorun teknolojinin kendisi değil, onun toplumsal örgütlenmesidir. Kapitalist mülkiyet ilişkileri içinde, yapay zekâ kaçınılmaz olarak emeği dışlayan ve sömürüyü yoğunlaştıran bir araç haline gelir. Çözüm, teknolojinin toplumsal mülkiyete alınması ve demokratik planlamayla yönlendirilmesi fikrinde yatar. Bu çerçevede somut talepler şunlar olabilir:

– Robot Vergisi ve Evrensel Temel Gelir: Otomasyondan elde edilen verimlilik artışının toplumsal bir rant olduğu kabul edilerek, buradan sağlanacak kaynakla, insan onuruna yakışır bir evrensel temel gelir finanse edilebilir. Amaç, insanları “açlıkla terbiye etmek” değil, öğrenme, yaratma ve toplumsal faaliyet için özgürleştirmek olmalıdır.
– Çalışma Sürelerinde Radikal Kısaltma: Teknoloji, haftalık çalışma saatlerini 20-25 saate düşürmek için kullanılmalı, böylece hem istihdam paylaştırılmalı hem de insanlara kendilerini gerçekleştirecek zaman tanınmalıdır.
– Kamusal ve Demokratik Teknoloji Geliştirme: Teknoloji AR-GE’si, özel şirketlerin kâr beklentilerinden bağımsız, toplumsal ihtiyaçlara -sağlık, eğitim, iklim krizi- yanıt verecek şekilde kamusal olarak örgütlenmelidir.

Sonuç olarak, yapay zekâ ve otomasyon, kapitalizmin tarihsel krizlerinden birini daha derinleştiriyor: Üretkenliği muazzam artırma kapasitesi ile bu zenginliği dağıtacak mekanizmaların yokluğu arasındaki çelişki. Kazananlar ve kaybedenler, mesleklere göre değil, sınıfsal konumlara göre belirlenecek. Teknolojiyi kontrol eden sınıf, geleceği de kontrol edecek. Mesele, insan zekâsını, yapay zekânın efendisi olmak için değil, insanlığın ortak yararını gözeten akılcı bir sistemi inşa etmek için seferber etmektir. Aksi takdirde, çok sayıda çalışan için soru “hangi mesleği seçmeliyim” değil, “artık hiçbir mesleğe ihtiyaç duyulmayan bir dünyada benim değerim ne olacak” şeklinde olacak.