Türkiye’de ve dünyanın pek çok “çevre” ülkesinde anti-emperyalizm kavramı, ne yazık ki uzun süredir hamasi nutukların, içi boşaltılmış bir milliyetçiliğin ve kültürel bir “Batı düşmanlığının” gölgesinde can çekişiyor. Sokakta kola döküp akşam evde Netflix izleyen, kürsüde “dış güçler” diye bağırıp arka kapıda Londra bankalarıyla swap anlaşmaları kovalayan bir zihniyetin anti-emperyalizmden anladığı şey ile sosyalistlerin anladığı şey arasında, Everest Dağı kadar büyük bir fark var.
Meseleyi doğru yerden tutmak zorundayız: Emperyalizm, bir ülkenin askerlerinin başka bir ülkenin topraklarına girmesinden ibaret değildir. Lenin’in o meşhur tanımını hatırlayalım; emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşamasıdır. Yani mesele coğrafi değil, ekonomiktir. Sermayenin artık kendi ulusal sınırlarına sığmayıp, kâr oranlarını korumak için dışarıya taşması, pazar araması ve kaynak sömürmesidir. Dolayısıyla, sermaye ihracına ve artı-değer sömürüsüne karşı çıkmadan yapılan her türlü “bağımsızlık” çağrısı, en iyi ihtimalle romantik bir hayal, en kötü ihtimalle ise kitleleri uyutmak için kullanılan bir manipülasyondur.
Yerel Olanın Evrensel Sefaleti
Yerel sol hareketlerin uluslararası bağlantıları konusu açıldığında, sağın ezberlediği o bildik “kökü dışarıda” yaftası hemen yapıştırılır. Oysa asıl kökü dışarıda olan, o ülkenin yerel kaynaklarını çokuluslu şirketlere peşkeş çeken, tarımı Cargill’e, madenleri Kanadalı şirketlere, finansı New York borsasına endeksleyen işbirlikçi (komprador) burjuvazidir.
Yerel bir sol hareketin enternasyonal karakter taşıması, bir tercih değil, diyalektik bir zorunluluktur. Çünkü sömürü küreseldir. Bangladeş’teki bir tekstil işçisiyle, Gebze’deki bir metal işçisinin kaderi, aynı tedarik zincirinin halkaları oldukları için birbirine bağlıdır. Sermaye nasıl sınırlar arasında serbestçe dolaşıp en ucuz emeği, en güvencesiz çalışma koşullarını arıyorsa; emeğin mücadelesi de bu sınırları aşmak zorundadır.
Burada, anti-emperyalist mücadelenin ulusal yansımalarını okurken düşülen en büyük hata, “ulusalcılık” ile “yurtseverlik” arasındaki farkın silikleşmesidir. Sosyalist bir perspektiften yurtseverlik; toprağını, suyunu ve emeğini küresel sermayenin talanından korumaktır. Ancak bu koruma refleksi, “yerli ve milli” patronun sömürüsünü meşrulaştıran bir şovenizme dönüştüğü an, anti-emperyalizm biter, faşizmin yedek lastiği olma süreci başlar. Yerli patronun sömürüsü, yabancı patronunkinden daha “kutsal” değildir.
Kültürel Kodlar ve Seküler Mücadele
Anti-emperyalizmin Ortadoğu coğrafyasında sıkça içine düştüğü bir diğer bataklık ise dini dogmatizmdir. Emperyalizme karşı olmayı, moderniteye, bilime, sekülerizme ve kadın haklarına karşı olmak zanneden siyasal İslamcı veya gelenekçi akımlar, aslında emperyalizmin en sevdiği “kullanışlı düşman” profilini oluşturur.
Batı’nın kültürel hegemonyasına karşı çıkmak adına kadınların özgürlüğünü kısıtlayan, eğitimi medreseleştiren, hukuku şer’i hükümlere dayandıran bir yapının anti-emperyalizmle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Aksine, bu tür yapılar toplumları geri bıraktıkça, onları emperyalist müdahalelere ve ekonomik bağımlılığa daha açık hale getirirler. Gerçek bir anti-emperyalist duruş, aydınlanmacıdır. Bilimi ve aklı savunur; çünkü emperyalist tekellerle rekabet edebilmenin ve tam bağımsızlığın yolu duadan değil, üretimden, teknolojiden ve planlı ekonomiden geçer.
Enternasyonalizm: Bir Slogan Değil, Lojistik Bir Ağ
Peki, yerel sol hareketler uluslararası düzlemde nasıl birleşmeli? Bu, sadece 1 Mayıs’larda yan yana gelip farklı dillerde marş söylemekten ibaret bir romantizm değildir.
Bugün “gig ekonomisi” dediğimiz, Uber’den Trendyol kuryesine kadar uzanan güvencesizleştirme dalgası küresel bir modeldir. Berlin’deki kuryenin grevi ile İstanbul’daki kuryenin kontak kapatması arasındaki bağ, teorik değil pratiktir. Yerel hareketlerin uluslararası bağlantısı, deneyim aktarımı, hukuki dayanışma ve koordineli eylemler üzerine kurulmalıdır. Filistin’deki bir direnişin, Latin Amerika’daki toprak işgallerinin veya Avrupa’daki iklim aktivistlerinin mücadelesi birbirinden kopuk değildir.
Ancak burada ince bir çizgi var: Kendi toprağının gerçeğinden kopuk, sadece Batı akademisinin terminolojisiyle konuşan, “fonlanmış” bir sivil toplumculuk da anti-emperyalist mücadelenin altını oyan unsurlardan biridir. Sınıf mücadelesini kimlik siyasetine hapseden, ekonomik temeli görmezden gelip sadece kültürel tanınma talep eden liberal sol yaklaşımlar, sistemin restorasyonundan öteye gidemez.
Çare Sınıfsal Netlikte
Özetle; gerçeği eğip bükmeye gerek yok. Anti-emperyalist mücadele, ulusal sınırlar içinde hapsolmuş bir bayrak yarışı değildir. Mesele, dünya üzerindeki sömürü çarklarını kimin döndürdüğü meselesidir.
Eğer bir hareket, “Amerikan emperyalizmine karşıyız” derken, kendi ülkesindeki işçinin sendikalaşma hakkını gasp ediyorsa, o hareket sahtedir. Eğer bir hareket, NATO’ya laf edip, ülkesini ucuz işgücü cenneti haline getirerek yabancı yatırımcıya “gel gel” yapıyorsa, o hareket ikiyüzlüdür.
Yerel solun uluslararası bağlantıları, sermayenin enternasyonaline karşı emeğin enternasyonalini örmek zorundadır. Bu da hamasetle değil; tarihsel materyalist bir okumayla, bilimin ışığında ve sömürüye uğrayan tüm halkların ortak çıkarı temelinde mümkündür. Gerisi lafügüzaftır.
