Müslümanlık Sınavı
Bölüm 4
da İslam şeriatının “en mükemmel” bir din olduğunu öne sürerler. Oysa söyledikleri
gerçekdışıdır. Onların bu yalanlarını ortaya vurmak üzere şu birkaç soruya
göz atalım.
başka geçerli din olmadığını, Yahudiliğin ya da Hıristiyanlığın ‘saptırılmış’
(‘tahrif’ edilmiş) dinler olduğunu öngören buyrukları hoşgörü anlayışıyla
bağdaştırır mısınız?”
derseniz, İslama ters düşmüş olur ve dolayısıyla Müslümanlık sınavından
kötü not alırsınız. Çünkü Muhammed’in söylemesine göre İslam dini, Tanrı’nın
yarattığı tek dindir ve Tanrı bu dini, kendi katında gerçek ve geçerli
olmak üzere yarattığını bildirmek üzere:
(Maide Suresi, ayet 3; Nur Suresi, ayet 55.) demiş ve şunu eklemiştir: “Kuşkusuz Tanrı katında ‘din’ sadece İslamdır.”
(Al-i İmran Suresi, ayet 19-20.)
dindir. Diğer dinlerden hiçbiri gerçek din değildir ve hiçbirinin Tanrı
katında yeri yoktur. Bundan dolayıdır ki, Tanrı güya bütün insanların dünyaya
Müslüman olarak geldiklerini anlatmak üzere Muhammed’e şunu ilham etmiştir:
babası onu Yahudi ya da Nasrani (Hıristiyan) ya da Mecusi yaparlar…Allah’ın
yarattığı bu İslam ve tevhid seciyesini (Tanrı birliği fikrini) şirk ile
(Tanrı’ya eş koşmakla) değiştirmek uygun değildir. Bu İslam ve tevhid dini,
en doğru bir dindir.”
“Tanrı katında din, kuşkusuz, yalnızca İslamdır…”(Al-i İmran Suresi,
ayet 19.) derken, İslamı koruması altına aldığını da anımsatmıştır. Güya
Tanrı katında doğruluk kılavuzu olan tek din İslamdır ve Tanrı bu dini,
bütün dinlere üstün olmak üzere göndermiş ve şöyle demiştir: “Bütün dinlerden
üstün kılmak üzere Peygamber’ini Kur’an ve hak din (İslam dini) ile gönderen
O’dur (Tanrı’dır).” (Fetih Suresi, ayet 28.)
‘dinlerin tümüne üstün kılsın’diye…” (Tevbe Suresi, ayet 9; En’am Suresi,
ayet 161; Yunus Suresi, ayet 105.)
İslam kalana kadar kafirlerle savaşmak gerektiğini bildirmiş, şöyle demiştir:
tümüyle yalnızca Tanrı’nın dini olarak kalana (yani İslamdan başkası kalmayana)
dek…” (Enfal Suresi, ayet 39; Bakara Suresi, ayet 193.)
“saptırılmış” (“tahrif” edilmiş) şeklidir. Güya Tanrı Yahudilere ve Hıristiyanlara,
İslam dinini vermek üzere Müslüman peygamberler göndermiştir. Güya İbrahim,
ilk olarak Müslümanlıkla emrolunmuş olan peygamberdir. Güya İbrahim’den
bu yana bütün peygamberler (Musa, Davud, Süleyman vb. ve İsa) hep Müslüman
olarak gönderilmiştir. Güya Tanrı onlara, İslami kuralları içeren kitaplar
(Tevrat ve İncil) vermiştir. Güya Yahudiler ve Hıristiyanlar, kendilerine
gönderilen peygamberleri alaya almışlar ve kendilerine indirilen kitapları
değiştirmişler, bu nedenle kafir olmuşlardır. (1)
bir din aramak doğru değildir, sapıklıktır ve her kim başka bir dine yönelirse
kaybedenlerden olacak, cehennemi boylayacaktır.
(Al-i İmran Suresi, ayet 85.)
başka gerçek bir din olmadığına ve başka bir dine yönelenlerin kafir sayılacaklarına
inanmanız gerekmektedir.
ve Hıristiyanları) aşağılayan, hakir gören, cehennemlik bilen şeriat buyruklarını
hoşgörü anlayışıyla bağdaştırabilir misiniz?”
“Edison gibi insanlığa büyük hizmetler etmiş kişilerin ahiretteki durumu
ne olacaktır?”
ve bu sayede insanları din, inanç vs. gibi ayrılıklara bakmadan, sadece
“insan” varlığı niteliğiyle değerlendirebilecek seviyeye erişmiş bir kimse
olarak, muhtemelen şu tür bir karşılık verirdiniz: “İnsanlığa hizmette
bulunan (hatta bulunmasa bile ahlakilik, dürüstlük, insanseverlik ve yardımseverlik
örneği) her insanın gideceği yer cennet olmalıdır. (Eğer cennet diye bir
yer var ise!)”
kendi yarattığı insanları, amellerinin (eylemlerinin) imana dayalı olmasına
göre değil, erdemlilik ve insanlığa yararlılık kıstasına göre değerlendirmesinin
doğal olduğunu düşünürdünüz. Ve yine düşünürdünüz ki, insanlığa hizmette
bulunmuş ve erdemlik (fazilet) örneği gösteren kimseleri, İslamdan başka
inanca bağlıdırlar diye cehennemlik saymak demek, “Tanrı” fikrini zedelemek
olur ve bu da ancak “imancılığı”, akılcılığın üstünde görenlerin harcıdır;
oysa çağdaş uygarlık, herkesin bildiği gibi, akılcılığın üstünlüğü sayesinde
elde edilebilmiştir ve akılcı düşünceye sahip bir insan, din ve inanç farkına
göre insanları değerler terazisine vurmaz.
Edison’un öbür dünyadaki durumu konusundaki soruya verdiği cevabı okuyalım:
ve imkanlar görerek zaten alıyorlar. Ahiret yurdunda ebedi mutluluk ise
müminler için vaat edilmiştir. Ancak kabiliyetlerine rağmen, gerçek dine
ve tevhid inancına erişemeyen mucit ve zeki kişilerin durumu üzüntü vericidir…” (2)
söz eden ve halkımızı din verileriyle eğitmekle övünen bir kimsenin ağzından
çıkmakta. Görülüyor ki Diyanet Başkanı, Edison’un insanlığa büyük hizmette
bulunduğunu kabul etmekle beraber, Müslüman olmayarak öldüğü için onun
“ahiret yurduna” alınmadığını (yani cehenneme atıldığını), bildirmekte
ve İslama erişemeyen “mucit ve zeki” kişilerin durumlarının (cennete giremeyecekleri
için) “üzüntü verici” bulunduğunu eklemekte. Hemen ekleyelim ki, bu gerici
zihniyet sadece ona değil, tüm İslamcılara özgü bir şeydir. Ne var ki,
bu sözleri cami imamlarından biri söylemiş olsa, belki göz ardı etmek mümkündür
diye düşünebilirsiniz. Fakat konuşan kişi, laik TC devletinin, Anayasal
kuruluşlarından birinin başkanı; tutum ve davranışlarıyla ve davranışlarıyla
ve konuşmalarıyla, bir bakıma devleti sorumluluk altına sokabilecek bir
kimse.
anlatmak istediği şey “Müslümanlar”dır. Çünkü başında bulunduğu kuruluş,
halkımıza İslami buyrukları belletir. Biraz önce değindiğimiz gibi, bu
buyruklar arasında:”…İslamdan başka bir dine yönelenler sapıktırlar”
şeklindeki hükümlerden tutunuz da, Yahudi ve Hıristiyan dinlerinin “gerçek
din” sayılmadığına, çünkü Yahudilerin ve Hıristiyanların, daha önce kendilerine
verilmiş olan kitapları (Tevrat ve İncil) tahrif ettiklerine, kendilerine
gönderilen peygamberleri alaya aldıklarına ya da bir kısmını öldürmeye
teşebbüs edip, bir kısmını da (örneğin Uzayr’ı ya da İsa’yı) Tanrı’nın
oğlu olarak kabul etmekle “kafir”liği seçtiklerine, Muhammed’i ve Kur’an’ı
inkar etmekle cehennem ateşini tercih ettiklerine ve kurtuluşa çıkabilmelerinin
ancak İslama girmekle mümkün olduğuna, bunu yapmadıkları takdirde “cizye”,
(yani “kafa parası”) vermelerine kadar onlara savaş açmak gerektiğine,
“cizye” denen şeyin “Müslümanlığı kabul etmemelerinin cezası” anlamına
geldiğine ve onları dost edinmenin “kafirlik” sayılacağına dair ve bu doğrultuda
daha nice hükümler vardır. Böyle olduğu içindir ki, başta Diyanet İşleri
olmak üzere tüm mollalarımız, şimdi kendilerinin de yararlandıkları uygarlığı
yaratan (ve sadece bilimsel bakımdan değil, ahlakiyat bakımından da emsalsiz
ve rakipsiz) nice bilgin ve düşünürü, sırf “Müslüman” değillerdir diye
cehennemlik bilirler ve insanlarımızı da farklı din ve inançtakilere karşı
“cihat” duygularıyla yetiştirirler.
yatan şey “kafirlere” karşı bitmeyen bir düşmanlıktır ve bu düşmanlık,
İslamcıların çabalarıyla her gün biraz daha bu ülkeyi çağdışılıklara itmektedir.
Bundan dolayıdır ki insanlarımız, ekmek parası kazanmak ve biraz daha rahat
yaşamak üzere gittikleri Batı ülkelerinde, o ülkelerin gelenek, zihniyet
ve kültürlerine varıncaya kadar ne varsa, her şeylerine karşı yabancılıktan
ve düşmanlıktan kurtulamazlar. “Kafir”lere karşı böylesine sınırsız düşmanlık
duygularıyla oluşturulmakta bulunan bir toplumun, Avrupa Birliği’ne girmesi
nasıl mümkün olur, bilinmez! Fakat şu muhakkak ki, halkımızı akılcı eğitimle
yoğurup insanlar arası sevgi ve hoşgörü anlayışına ulaştırmadıkça, devamlı
şekilde ve sınırsız bir süratle gelişmekte olan uygarlığa ayak uydurmamız
mümkün olamayacaktır.
bilen buyruklarla doludur. Kur’an’ın Eleştirisi (üç cilt), İslama Göre
Diğer Dinler ve Kur’an’daki Kitaplılar adlı kitaplarımda bunları sergilemeye
çalıştım. Özet olarak bazılarını belirtmek isterim:
dair şu var: “Ayetlerimize inanmayanları Cehennem ateşine atacağız. Orada
derilerinin her yanıp dökülüşünde, başka derilerle değiştireceğiz. Azabı
(işkenceyi) daha iyi tatsınlar diye…” (Nisa Suresi, ayet 56.)
belli bir kesime ait bulunduğu yazılı:
yedi kapısı vardır. Her bir kapının onlardan bir kesime düşen bir bölümü
bulunur.” (Hicr Suresi, ayet 43-44.)
alınacaktır. İkinci bölüme Hıristiyanlar, üçüncü bölüme Yahudiler, dördüncü
bölüme Saabiler, beşinci bölüme Mecusiler (ateşe tapanlar), altıncı bölüme
puta tapanlar, yedinci bölüme de münafıklar gireceklerdir.3
damgası vurulduğu vee Müslüman olmaları halinde bu zilletten kurtulabilecekleri
yazılı:
alınlarına vurulan zillet damgasından kurtulacakları yoktur. Meğer ki,
Allah’ın dinine vee Müslümanların yoluna girmiş olsunlar.” (Al-i İmran
Suresi, ayet 112.)
İsa gibi, Müslümanlıkla emrolunmuş peygamberler gönderildiği, onlar aracılığıyla
kitaplar (Tevrat, İncil) indirildiği, bu kitaplarla kendilerine İslami
buyruklar bildirildiği, fakat onların Tanrı ayetlerini inkar ettikleri,
peygamberleri yalanladıkları, ayrılıklara düştükleri ve eğer İslam olacak
olurlarsa doğru yolu bulmuş olacakalrı anlatılmakta. (Bkz. Al-i İmran Suresi,
ayet 19-20; 65-78; Bakara Suresi, ayet 131-132. Vb.)
durmadan haram yedikleri, kendilerine bildirilen Tanrı buyruklarına uymadıkları
Muhammed’e baş eğmeyerek Tanrı’ya karşı geldikleri yazılı. (Bkz. Mide Suresi,
ayet 44-47.)
bu nedenle cehennemlik olmuşlardır; kurtuluşa çıkabilmek için Muhammed’i
“Peygamber” bilip Kur’an’a uymaları gerekir. (Enbiya Suresi, ayet 92-93,
107; En’am Suresi, ayet 159; Mü’minun Suresi, ayet 53.)
cehennem fidyesi olarak verecektir.
ibadet ettikleri için Tanrı’nın azabına uğramışlardır (Cin Suresi, ayet
18); Tanrı, cehennemdeki “Muhafız Melekler” sayısını 19 olarak saptamıştır
ki, Yahudiler ve Hıristiyanlar Kur’an’ın Tanrı sözleri olduğuna inansınlar
diye (Müddessir Suresi, ayet 30-31).
(Bakara Suresi, ayet 65-66; A’raf Suresi, ayet 16,166) ve Yahudileri lanetlemek
üzere şöyle demiştir: “Bunlar (Yahudiler) Allah’ın lanetlediği kimselerdir.
Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lanetli) kimseye gerçek bir yardımcı
bulamazsın…”(Nisa Suresi, ayet 46,51-52.)
bu nedenle Tanrı’nın lanetlemesine uğramışlardır (Mide Suresi, ayet 64);
kendilerine verilen Kitabı değişikliğe sokmak suretiyle sapıklığı seçmişler
ve can yakıcı azabı, kendi eylemleriyle satın almışlardır (Bakara Suresi,
ayet 174-176, Al-i İmran Suresi, ayet 23-26; A’raf Suresi, ayet 175-177);
kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlayıp öldürmüşler, Muhammed’i
de öldürmek istemişler, bu nedenle Tanrı onları lanetlemiştir (Bakara Suresi,
ayet 83, 87, 90,92; Al-i İmran Suresi, ayet 112); Allah’ın gazabına ve
hışmına uğradıkları için, miskinliğe mahkum kılınmışlardır, İslam olmadıkları
süre boyunca kendilerine vurulan zillet damgasından kurtulamayacaklardır
(Al-i İmran Suresi, ayet 112); Müslümanları yoldan çıkarmak isteyen kimselerdir
ve sapıklığı seçmişlerdir (Bakara Suresi, ayet 138).
olduğunuzu kanıtlamış olursunuz. Yok eğer: “Hayır bu tür hükümlerin hoşgörü
ile ilgisi yoktur, bunlar Müslüman olmayanları (özellikle Yahudileri ve
Hıristiyanları) aşağılamak için uydurulmuş şeylerdir” derseniz, kendinizi
Müslümanlıktan uzak kılmış ve dolayısıyla sınavda sıfır almış olursunuz!
insanlar arası kardeşliğe ve sevgiye inanıyor musunuz?”
kafirlerden sayılıp, Müslümanlık sınavından kötü not almış olacaksınızdır.
Çünkü İslamda tüm insanlar arası kardeşliği ve sevgiyi öngören hiçbir buyruk
yoktur. Aksine insanın insana sevgisini yok eden buyruklar vardır. Şu bakımdan
ki, bir kere İslam, sadece Müslümanlar arası sevgiye yer verir. Müslüman
olmayanları “kafir” olarak hor görür, onlara, hem bu dünyada hem de gelecek
dünyada azap hazırlar. Biraz yukarıda belirttiğimiz gibi, bu dünya yaşamı
boyunca onlara, genelde ölüm azabını layık bulur. Bununla beraber bu uygulama
onların “müşrik” ya da “Kitap verilmiş” olmalarına göre biraz farklıdır.
Müşrikler, Tanrı’ya eş koşanlardır (puta tapanlardır), ki her nerede bulunurlarsa
mutlaka öldürülmeleri gerekir (Bkz. Tevbe Suresi, ayet 5). “Kendilerine
Kitap verilmiş” olanlar ise (ki bunların Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiiler
olduğu bildiriliyor Kur’an’da), ya İslamı kabul etmek ya da eğer kabul
etmeyecek olurlarsa, “cizye” (kafa parası) vermek zorunluluğundadırlar.
Bunu da yapmayacak olurlarsa, uzerlerine saldırılması ve öldürülmesi gereken
kimselerdir (Bkz. Tevbe Suresi, ayet 29).
diye bir ayrım yapar ki, bunlar İslamı içtenlikle değil, sadece dış görünüşleriyle
benimsemiş olanlardır. (4)
arasında var olabilir. Örneğin Kur’an’da:
yazılıdır.
(Hicr Suresi, ayet 88) diye buyurmuştur.
karşı, bir binanın taşları gibi destek olmalarını istemiş, şöyle demiştir:
“…Mü’min, mü’min için, parçaları birbirini destekleyen bir bina gibidir.”
birbirine geçirerek kenetlemiştir. 5 Müslümanların birbirlerini hor görmemelerini
birbirlerine karşı kötülük beslememelerini, birbirlerini incitmemelerini,
birbirlerinin canına ve malına ve ırzına göz koymamalarını bildirmek üzere
de buyruklar bırakmıştır ki, bir iki örnek şöyle:
kafidir.”
birbirleriyle darılmamalarını, birbirlerine arka çevirmemelerini, karşılıklı
kin tutmamalarını, hasetleşmemelerini ve dargınsalar bu dargınlığı üç günden
fazla uzatmamalarını emretmiştir. Örneğin bir Müslümanın diğer bir Müslümana
“kafir” ya da “Allah’ın düşmanı” demesini günah saymıştır; buna karşılık
Müslüman olmayanlara “kafir” ya da “Allah’ın düşmanı” denmesini uygun bulmuştur.
(ve) bu şahıs dediği gibi değilse, sözü kendi aleyhine döner.”
biri, küfre döner. Eğer dediği gibi ise doğrudur. Ancak doğru değilse,
o söz kendi aleyhine döner.” (7)
anlatmak üzere, Hucurat Suresi’nin yukarıda değindiğimiz 10. Ayetine şunu
eklemiştir:
barıştırınız.” (Hucurat Suresi, ayet 10.)
için ayrıca hüküm getirmiştir ki, bunlardan birkaçı şöyle:
Kim üç günden fazla dargın olarak ölürse cehenneme gider.”
gibidir.” (8)
arası ilişkiler bakımından öngörmüştür. Buna karşılık Müslümanları, Müslüman
olmayanlara karşı düşman, sert ve saldırgan kılmak için ne mümkünse her
şeyi düşünmüştür.
vb.) dostluk ve arkadaşlık kurmamayı, onlarla karşılaşıldığında selam vermemeyi
ve onları yolun kenarına zorlamayı emreden hükümleri “insanlar arası kardeşlik
ve sevgi” ilkeleriyle bağdaştırabilir miyiz?”
değil, insaniliğine, akılcılığına ve fikirsel ve ahlaksal anlayışına önem
veriyorsanız bu soruya elbette ki: “Hayır bağdaştıramam!” diye yanıt vereceksinizdir.
Çünkü uygar ve aydın bir kimse olarak siz, insanlar arası ilişkilerde din
ve inanç farkına bakmazsınız; sizin için önemli olan şey, karşınızdakinin
insaniliğidir, akılcılığıdır, ahlakiliğidir. Ama ne var ki, yukarıdaki
soruya “Hayır bağdaştıramam!” diye yanıt verdiğiniz taktirde Müslümanlık
sınavından yine sınıfta kalmış olacaksınızdır, çünkü Muhammed, Müslümanların,
Müslüman olmayanları dost edinmemeleri ve onları hakir görmeleri için her
şeyi düşünmüştür. Bu maksatla Kur’an’a koyduğu ayetlerden biri şöyle:
onlar birbirlerinin dostudur. Sizden kim onlarla dost olursa, o da onlardandır.”
(Maide Suresi, ayet 51; Al-i İmran Suresi, ayet 28; Nisa Suresi, ayet 144.)
“onlardan” sayılmakta, yani “kafir” olarak damgalanmaktalar! Bununla beraber
Muhammed, bazı hallerde (daha doğrusu kafirlerle zarar gelebilecek hallerde),
Müslümanlara, onlarla dostmuş gibi görünmeyi, yani iki yüzlü davranmayı
salık vermiştir. Bu maksatla Kur’an’a koyduğu ayet şöyle:
artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak kafirlerden gelebilecek
bir tehlikeden sakınmanız başkadır…” (Al-i İmran Suresi, ayet 28.)
buyruğu şudur ki, Müslüman kişiler, Yahudilerle ya da Hıristiyanlarla karşılaştıkları
zaman onlara selam vermemelidirler; daha doğrusu selam vermeye ilk başlayan
olmamalıdırlar. Eğer sokakta giderken onlara rastlarlarsa yol vermeyip,
onları yolun kenarına çekilmeye zorlamalıdırlar. Şöyle demiştir:
onlardan biriyle göz göze gelince, onları yolun kenarına zorlayınız.” (9)
olası değildir. Ve işte eğer siz bu buyruklara karşı iseniz, bu taktirde
Müslüman değil, kafirlerdensinizdir.
kadar savaşmak, Müslüman olmadıkları taktirde onları “cizye” (kafa parası)
vermeye zorlamak ve bu ikisinden birini yapmadıkları taktirde onları öldürmek
gerektiğine dair buyrukları uygun bulur musunuz?”
anlayışıyla bağdaştırabilecek bir düşünce geçmiş olsun. Ne var ki, “Bu
buyruklar akla, vicdana ve ahlaka ters düşer” şeklindeki bir düşünceyi
savunduğunuz an, Müslümanlık sınavından sıfır alacak ve ayrıca da İslam
şeriatına göre kafir sayılacaksınızdır. Çünkü bu doğrultudaki buyruklar
Kur’an’da yer alan buyruklardandır ve bunlara “Hayır” demek, Tanrı’yı ve
Muhammed’i inkar etmek demektir. Şöyle ki:
Hıristiyanlardan ve Yahudilerden İslamı kabul etmeyenlere karşı savaşılması
ve onların cizye (kafa parası) vermeye zorlanması gerektiği hakkında şu
buyruk var:
inanmayan, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığı şeyleri haram tanımayan
ve hak dini (yani İslamı), din edinmeyen şu kimseler (Yehud ve Nasara yok
mu, işte onlar) kendi elleriyle cizye (getirip) zelilane verinceye kadar
onlara karşı cihad ediniz.” Tevbe Suresi, ayet 29.)
kabul etmedikleri taktirde kendi elleriyle ve “zelilane” (aşağılanmış)
şekilde kafa parası vermelidirler; aksi taktirde onlara karşı cihat açmak
gerekir. Diyanet’in açıklamasına göre söz konusu “cizye” (kafa parası),
hem onların “İslam diyarında oturmalarının karşılığı olan bir vergidir”
ve hem de:”…Müslümanlıktan imtinalarının cezasıdır…”(Müslüman olmamalarının
ceremesidir).
ve Hıristiyanlara, Müslümanlıktan kaçınmış olmalarının kötülüğünü anımsatacak
niteliktedir, çünkü bu parayı bizzat kendileri getirip aşağılanmış olarak
ödemek zorunluluğundadırlar. Diyanet’in açıklaması aynen şöyle:
getirip zelilane bir vezle vermelerinin şart kılınmış olması da bunu tey’id
etmektedir ki, muahidlere her vergi verdikçe Müslümanlıktan imtinalarının
fenalığı ihtar edilmiş olacaktır.” (10)
Tekrar belirtelim ki, bu aynı Diyanet yayınları’nda:“…Yalnız Allah’ın
dini (İslam) kalana kadar (kafirlerle) savaşın…” (Bakara Suresi, ayet
193)
O ahirette de kaybedenlerdendir” (Al-i İmran Suresi, ayet 85)diye hükümler
var: Ya da:
kim onlara dost olursa, o da onlardandır…” (Maide Suresi, ayet 51)şeklinde
hükümler var. Ya da:
bir inanca bağlı olmak bakımından) düşmanlıklar yaratan buyruklar var (Tevbe
Suresi, ayet 23).
buyruklar akla, vicdana ve ahlaka ters düşer” şeklinde yanıt verecek olursanız,
hiç Müslümanlık sınavında başarı kazanabilir misiniz?
Soru: “Şu ya da bu şekilde İslamdan çıkanların öldürülmelerini uygun
bulur musunuz? Örneğin: ‘.. Her kim dinini (ki Müslümanlıktır) değiştirirse onu hemen öldürünüz’ ya da ‘Dinini değiştiren
ve cemaatten ayrılan kimsenin (kanının dökülmesi caizdir)’ şeklindeki buyrukları
insanlıkla, hoşgörü anlayışıyla ve insanlar arası kardeşlik ilkeleriyle
bağdaştırır mısınız?”
bağdaştıramam!”
diye yanıt vereceksinizdir. Fakat bunu yapacak olursanız, Müslümanlık
sınavını
kaybetmek bir yana, Müslümanların saldırılarına uğrayarak yaşamınızı
bile
yitirmeniz mümkündür. Çünkü yukarıdaki buyruklar Muhammed’in ağzından
çıkmış
şeylerdir ve siz bu buyrukları kabul etmemekle Muhammed’e karşı gelmiş
olmakta ve aslında kendinizi Tanrı’ya baş kaldırmış duruma
sokmaktasınız.
ve Tanrı’ya ve Elçisine karşı gelenlerin, hem yeryüzünde ve hem de gelecek
dünyada çok büyük azaba uğrayacakları. yazılıdır. Eğer bu yukarıdaki soruyu “Evet bağdaştırırım, çünkü bunlar Muhammed’in
ağzından çıkmış şeyledir” diyecek olursanız, iyi bir Müslüman olarak övünebilirsiniz.
bulunmayı yasakladığını”, “sevgiyi, kardeşliği emrettiğini” vb. söylerler
ve bu tür sözleriyle “barış” ve “hoşgörü” zihniyetinin temsilciliğini yaparmış
gibi görünürler. Ne var ki bunu yaparken, insanlarımızı, İslamdan başka
din ve inançtan olanlara ya da Islamı eleştirenlere karşı düşman kılan,
bağnaz ruhla yetiştirmeye yeterli bulunan şeriat verilerini göz ardı ederler.
Yıllardan beri bu verileri sergilemekle meşgulüm. Bu vesileyle konuyu burada
tekrar ele almakta yarar bulmaktayım. Kuşkusuz ki, söylenmesi gereken şeylerin
tümünü burada, dar bir yazı çerçevesine sığdırmam olası değil. Fakat kısaca
fikir edinmek üzere bir iki örnek vermeliyim.
saçmak gibi anlamlara gelir. Şimdi geliniz hep birlikte, Diyanet’in yayımladığı
Sahih-i Buharı Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi adlı serinin 8. cildinin
388. sayfasından, Islamı terk edenlerin öldürülmeleri gerektiğine dair
Muhammed’in şu buyruğunu okuyalım:
“
caizdir)” şeklindeki bir başka buyrukla bağlantılıdır. Diyanet’in aynı yayınlarının
10. cildinin 349. sayfasında, yukarıdaki buyruğun uygulanmasıyla ilgili örneklerden biri
bulunmaktadır ki, Muhammed tarafından Yemen’e vali olarak gönderilen Muaz Ibn-i Cebel’in, Islamdan çıkan bir
kişi hakkında: “Bu mürted öldürülmedikçe devemden inmem!” diye konuştuğunu
içermekte. Onun bu konuşması üzerine o kişinin öldürüldüğü, bunun üzerine
Muaz’ın devesinden indiği bildirilmekte!
peygamberleriyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuğa uğraşanların
cezası öldürülmek veya asılmak, yahut çapraz olarak el ve ayakları kesilmek
ya da yerlerinden sürülmektir. Bu onlara dünyada bir rezilliktir. Onlara
ahirette de büyük azab vardır…” (Maide Suresi, ayet 33) şeklinde buyruklar bulunmakta. Burada “suç” diye anlatılmak istenen
şey, sadece silahlı eşkiyalık gibi toplum ve devlet düzenini bozan davranışlar
değil şeriatı şu veya bu şekilde eleştirici davranışları da kapsamakta.
Bundan dolayıdır ki bugün, Islam ülkelerinde, Muhammed’i ya da Islamı eleştirmeye
kalkışanlar, laikliği savunanlar ya da “Şeriat çağımızda uygulanamaz” diyenler
“mürted” (dinden çıktılar) diye öldürülmüşlerdir; öldülmektedirler. Ülkemizin
en değerli aydınları da, bu yukarıdaki buyrukların kurbanı olmuşlardır.
da Islamı terk edenleri, “Tanrı’yı ve Muhammed’i inkar ettiler” gerekçesiyle
insafsızca öldürtürdü. Onun o zamanlar yaptığını, bugün aynen tekrar edenleri
siz şimdi “mürteci”, “kara yobaz” ya da “terörist” olarak tanımlamaktayız!
arası düşmanlık saçan ve örneğin: ‘Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih
ediyarlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden
kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir’ şeklinde
olan buyrukları hoşgörü ilkeleriyle ve insan sevgisiyle bağdaştırabilir
ya da Tanrı’dan gelme olarak kabul edebilir misiniz?”
dinsel inançlara yönelmişlerdir. Diyelim ki, Evren’in Tanrı tarafından
yaratılmış olduğuna inanmayıp Darvin kuramını benimsiyorlardır, Tanrı’nın
varlığı konusunda kuşkuları (tereddütleri) vardır, dinlerin insanları birbirlerine
düşman yaptığını savunmaktadırlar ya da Hıristiyanlığı, Yahudiliği ya da
Budizmi vb. seçmişlerdir. Fakat her ne olursa olsun insanlık sevgisiyle
dolu kimselerdir. Ve sizi (inancınız ne olursa olsun) bağırlarına basmışlardır.
Bu kimseleri, farklı bir imana ya da inanca bağlıdırlar diye cehennemlik
sayar mısınız? Kendinize yabancı tutar mısınız? Onlar için Tanrı’dan “mağfiret”
(bağışlama) dileğinde bulunmayı günah sayar mısınız?
kimseyseniz, bu (ve benzeri) sorulara “Hayır!” diyerek yanıt vereceksinizidir.
Çünkü sizin için önemli olan şey, kişinin dinsel inançları değil, insanlık
değeridir. Ne var ki, bu tür bir yanıt sizin Müslümanlık sınavından sıfır
almanıza, üstelik “kafir” ve “zalim” sayılmanıza yeterlidir.
İslami anlayış: “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih
ediyorlarsa
babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları
dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir” (Tevbe Suresi, ayet
23) şeklindeki ayetler ve bu tür ayetleri getiren Muhammed’in “hadis” ve
“sünnet” şeklinde bıraktığı ve kendinden verdiği örnekler üzerine
oturtulmuştur. Diğer birçok yayınımızda değindiğimiz gibi Muhammed,
kendisini bu dünyaya getiren anası Amine için Tanrı’dan mağfiret
dilememiş
ve daha doğrusu; “Anneme mağfiret dilemek (dua etmek) için Tanrı’dan
izin
istedim, Tanrı bana bu izni vermedi” şeklinde konuşmuş, babası
Abdullah’ın
cehennem ateşinde kavrulduğunu söylemiş ve kendisini küçük yaşından
itibaren
çocuğu gibi yetiştiren, koruyan ve ölümlerden kurtaran amcası Ebu
Talib’i
de cehennemlik bilmiştir. Bu olumsuz tutumuna sebep olan şey, anasının,
babasının ve amcasının Islam imanında ölmemiş olmalarıdır. Kaynakların
bildirmesine göre Amine, “müşrik” (putperest) ya da “Yahudi” olarak
ölmüştür;
ölümü tarihinde Muhammed 6 yaşındaydı. Muhammed’in babası Abdullah, Arap
“müşriklerdendi” ve öldüğü zaman Muhammed yeni dünyaya gelmişti. Daha
başka bir deyimle Muhammed’in anası ve babası, her ikisi de, daha henüz
ortada islamiyet diye bir şey yokken
ölmüşlerdir, çünkü Muhammed, kırk yaşındayken kendisini “Peygamber”
olarak
ilan etmiş ve islamı yaymaya başlamıştır. Bu hale göre Amine ile
Abdullah’ın
Müslüman olarak ölmeleri mümkün değildi. Yani, İslam imanında ölmemiş
olmaları nedeniyle, kendilerine hiçbir suç ya da sorumluluk
yüklenemezdi.
Ama buna rağmen Muhammed onları, İslam olarak ölmediler diye, mağfiret
dilenilmeyecek kimseler olarak görmüştür.
gelince, Ebu
Talib, Kureyş’in ileri gelenlerinden biri olup son derece iyi kalpli,
hoşgörülü,
yardımsever ve çevresi tarafından sevilen ve sayılan bir kimseydi.
Öylesine
hoşgörülüydü ki, farklı din ve inanca bağlı olanlara karşı sevgi
kanatlarını
açmıştı. Örneğin kendisi puta tapanlardan olmakla beraber Muhammed’in,
müşriklere (puta tapanlara) karşı düşmanlık beslemesine aldırış etmez ve
onu müşriklerin saldırılarından korurdu. Bu işi ölünceye kadar
yapmıştır.
Öte yandan, Ebu Talib’in Ali, Cafer, Akil ve Talib adında dört çocuğu
vardı
ve bu dört çocuktan ikisi (Ali ile Cafer) Müslümanlığı seçmiş, diğer
ikisi (Akil ile Talib) putperest olarak kalmayı tercih etmişlerdi.
(Sahih-i Buhari Muhtasarı Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlan, c.VI,
sf.101, Hadis No: 785 ve c.X, s.308). Böyle olduğu halde Ebu Talib,
çocukları arasında ayırım yapmamış, hepsini
de bağrına basmıştır. Kendi bağlı bulunduğu dinsel inancın dışında
kalanlara
sevgi ve şefkat göstermekten geri kalmamıştır. Müslümanlığı seçen
oğullarının
(Ali ile Cafer’in) ve Muhammed’in inançlarına saygı göstermiştir.
Söylendiğine
göre Muhammed, Mekke dönemindeyken Ebu Talib’in koruması sayesindedir ki
yaşamını sürdürebilmiştir. Ne var ki kendisine babalık eden, kendisini
ölümlerden koruyan Ebu Talib’i, İslamdan başka bir inançta öldü diye,
cehennemlik
bilmiştir. Ve Müslüman kişilerin de kendisi gibi yapmaları için, yani
Müslüman
imanında ölmeyen ana, babaları ve yakınları hakkında mağfiret
dilememeleri
için şöyle demiştir: “Kafir olarak ölen Cehennemliktir, ona şefaatin ve
Tanrı’ya en yakın
olanların akrabası olmanın faydası yoktur. ” (Bkz. Müslim, e’s-Sa/ih,
“İman” bölümü).
Kur’an’a da şunu koymuştur: “. .. Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten
sakının. Babanın oğlu,
oğulun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden korkun…” (Lokman
Suresi,
ayet 33.)
kişi, kafir olan çocuklarına ahirette şefaatte bulunamayacağı gibi, Müslüman
imanında bulunan çocuklar da, kafir olarak ölmüş babalarına (ya da analarına)
şefaatte bulunamayacaklardır. Bu doğrultuda olmak üzere Kur’an’a ayrıca
şu tür ayetler koymuştur:
sonra, akraba dahi olsalar (Allah’a) ortak koşanlar için af dilemek ne
peygambere yaraşır ne de insanlara.” (Tevbe Suresi, ayet 113.) (Kuran’dan bazı
örnek ayetler için burayı tıklayınız).
Tevbe Suresi’nin 23. ayetleri, Muhammed’in anası Amine’nin ya da amcası
Ebu Talib’in ölümleri üzerine “inmişti!”. Hemen ekleyelim ki Muhammed,
Müslüman olmayarak ölen anaya, babaya, eşlere ya da kardeşlere vb. “mağfiret”
dilemeyi yasaklamakla kalmamış, onlara karşı yeryüzü yaşamları boyunca
da tam bir düşmanlık yaratmıştır. Bu maksatla koyduğu ayetlerden biri şöyle:
“Ey iman edenler! … İçinizden onlara sevgi gösteren kimse şüphesiz
doğru yoldan sapmıştır… Yakınlarınız, çocuklarınız size Kıyamet gününde
bir fayda veremezler. Allah, onlarla sizi ayırır…” (Mümtehine Suresi,
ayet 1-3).
Bundan dolayıdır ki, Muhammed zamanında, Müslüman kişiler, Müslüman olmayan
karılarını boşamışlar, çocuklarını evlatlıktan çıkarmışlar ya da
birbirerine
karşı savaşıp boğazlaşmışlardır. Hemen. anımsatalım ki, Muhammed bu düşmanlığı,
daha ilk başlarda, yani kendisini “Peygamber” olarak ilan ettiği andan
itibaren yerleştirmeye başlamış, Medine’ye hicret ettikten sonra iyice
pekiştirmiştir.
sevgiityle (ve hele ana-baba-kardeş-çocuklar- yakın akrabalar arası ilişkilerle)
bağdaştırmak olası değildir. Ne var ki, bunu söylediğiniz an siz, Müslümanlık
iddiasında bulunamazsınız, çünkü Islamın bu temel ilkelerine ters düşmüş
olursunuz. (Bu konuda bkz: Ilhan Arsel’in “Kur’an’ın Eleştirisi”,
“Muhammed’e Göre Muhammed”, “Şeriat
ve Kadın” adlı kitapları).