Sinema salonundan çıkan kalabalığa bakıyorum; üzerlerinde Joker tişörtleri, dillerinde “sistemi yakalım” sloganları… Oysa o tişörtü üreten Bangladeşli çocuk işçi ile o filmin yapımcısı olan Warner Bros. tekelinin CEO’su arasındaki ilişkiyi kimse konuşmuyor.
Hollywood’un en büyük yeteneği budur: Kendi yarattığı çürümeyi alır, şık bir pakete sarar, üzerine biraz “muhalif sos” döker ve size bilet karşılığında geri satar.
Joker (ve onun hayal kırıklığı yaratan devam filmi), bir başkaldırı hikayesi değildir. Aksine; gerçek, örgütlü ve sınıfsal bir öfkenin nasıl “lümpen bir histeriye” dönüştürüldüğünün ve sistemin gazını almak için nasıl kullanıldığının ders kitabıdır.
Gelin, o palyaço maskesini indirelim.
1. İşçi Sınıfı Değil, Lümpen Proletarya
Marksist terminolojide, üretim sürecinden kopmuş, sınıf bilincinden yoksun, suça meyilli ve manipülasyona açık kitleye “Lümpen Proletarya” denir. Marx ve Engels, bu kesime güvenmez; çünkü onlar devrimci değil, sadece yıkıcıdırlar. Parayı verenin (ya da o anki rüzgarın) tarafına geçerler.
Arthur Fleck (Joker), bir işçi sınıfı kahramanı değildir. O, sosyal hakları kesilmiş (neoliberalizm eleştirisi buraya kadar doğru), ancak buna karşı “kolektif” bir çözüm aramayan, tamamen bireysel narsisizmi içinde boğulan bir lümpendir.
Film bize şunu fısıldar: “Bakın, ezilenler ayaklanırsa ne sendika kurarlar ne parti… Sadece yağmalarlar, öldürürler ve kaotik bir dans ederler.”
Hollywood, yoksulların öfkesini ekrana taşır ama onu politikleştirmez, patolojikleştirir. İzleyiciye şu bilinçaltı mesaj verilir: “Eğer sokağa çıkarsan, hak arayan onurlu bir yurttaş değil, yüzü boyalı bir deli olursun.”
2. “Kapitalist Gerçekçilik” ve Sistemin Öz Eleştirisi
Mark Fisher, Kapitalist Gerçekçilik kitabında şöyle der: “Kapitalizm, artık anti-kapitalizmi de bir meta olarak satar.”
Warner Bros, küresel bir medya devidir. Milyar dolarlık bir şirketin, “zenginleri öldürün” sloganlı bir filmden milyar dolarlar kazanması size de ironik gelmiyor mu?
Bu bir paradoks değil, sistemin sigortasıdır.
Siz sinemada 2 saat boyunca Joker’le özdeşleşir, zenginlere küfreder, Wayne ailesinin (sermayenin) kibrine öfkelenirsiniz. Bu katarsis (duygusal boşalım) sayesinde, sinemadan çıktığınızda öfkeniz dinmiş olur. Eve döner, Netflix’inizi açar ve uyursunuz.
Film, potansiyel enerjinizi kinetik enerjiye (eyleme) dönüştürmez; onu sinema koltuğunda ısı enerjisine dönüştürüp havaya saçar. Joker, isyanın simülasyonudur.
3. Şiddetin Estetize Edilmesi: Dans Eden Kaos
Filmin en ikonik sahnesi, Joker’in o merdivenlerde dans ettiği andır. Yoksulluk, çaresizlik ve cinayet; harika bir sinematografi, muazzam bir müzik ve estetik bir dansla sunulur.
Brecht sineması, izleyiciyi rahatsız edip düşünmeye iterken; Hollywood sineması izleyiciyi “büyüler”. Şiddet o kadar “havalı” hale gelir ki, şiddetin nedeni (altyapı/ekonomi) unutulur, şiddetin görsel şöleni (üstyapı/estetik) hafızalara kazınır.
Sokaktaki isyan, politik bir talep listesi olan bir “eylem” olarak değil; bir arka plan dekoru, bir video klip estetiği olarak sunulur. Bu, devrimci şiddetin içinin boşaltılmasıdır. Bir palyaço maskesi takmak devrimcilik değil, kostümlü bir partidir.
4. Folie à Deux: İdolü Kırıp Çöpe Atmak
2024’te gelen devam filmi (Folie à Deux), aslında Hollywood’un maskesini tamamen düşürdüğü yerdi. İlk filmde yarattıkları o “sahte ilahı”, ikinci filmde bizzat kendileri aşağıladılar. Arthur Fleck’in “Ben sandığınız kişi değilim, sadece hastayım” demesi, izleyiciye atılmış bir tokattı.
Sistem, yarattığı sembol tehlikeli olmaya başladığı anda (dünyadaki protestolarda Joker maskeleri takılmaya başlandığında), hemen devreye girdi ve karakteri hadım etti. Bize dediler ki: “O ilk filmdeki isyanı fazla ciddiye aldınız, o sadece bir şakaydı.”
Bu, kültür endüstrisinin gücüdür. İstediğinde ilahlaştırır, istediğinde rezil eder.
Sonuç: Merdivenlerde Dans Etmek Devrim Değildir
Joker filmi, neoliberalizmin yarattığı çöküntüyü çok iyi tespit eder (teşhis doğru), ama tedavi olarak sunduğu şey zehirlidir (reçete yanlış).
Bireysel delilik, kolektif kurtuluşun alternatifi olamaz. Gerçek devrim; merdivenlerde tek başına dans eden bir narsistin şovu değil; fabrikada, ofiste, mahallede yan yana gelen insanların örgütlü iradesidir. Ve inanın bana, gerçek devrim Hollywood filmleri kadar “sinematografik” değildir; toplantılarla, okumalarla, sabırla örülen, filtresiz ve makyajsız bir süreçtir.
Joker’i izleyin, oyunculuğunu takdir edin. Ama sakın ola ki o maskenin arkasında bir kurtuluş aramayın. Çünkü o maskenin patenti de, eleştirdiğiniz o “Wayne Şirketler Grubu”nun kasasında duruyor.
