Tarihin tozlu raflarında, resmi anlatıların kenarına itilmiş öyküler vardır; bunlar büyük devrimlerin gölgesinde kalmış ama aslında o devrimlerin tohumlarını atan yerel kıvılcımlar. İşçi hareketleri söz konusu olduğunda bu öyküler genellikle “unutulmuş” etiketiyle damgalanır, sanki birileri kasıtlı olarak silgiyle geçmiş olsun diye. Neden mi? Çünkü kapitalist sistemin tarih yazımı sınıf mücadelelerini sterilize etmeyi sever: Kahramanlar bireysel girişimciler olur, zaferler piyasa mucizeleriyle açıklanır, yenilgiler ise “kaçınılmaz” kader. Oysa biz tarihsel materyalist bir mercekten bakınca bu yerel direnişleri görürüz: fabrikaların bodrum katlarında, maden ocaklarında, sokak aralarında filizlenen, sınıfsal güç dengelerini sarsan hareketler. Bunlar emekçinin günlük sömürüsüne karşı spontane başkaldırılar; ideolojik hegemonyayı çatlatan, ekonomi politiğin çıplak gerçekliğini ortaya seren öyküler. Gelin Türkiye’den birkaçını yerel tarih kaynaklarının izini sürerek yeniden keşfedelim (ama kuru bir kronolojiyle değil), neden sonuç zincirini açığa çıkararak, bugünün mücadelelerine ışık tutacak şekilde.
Düşünün: Bir fabrika, İstanbul’un sanayi mahallelerinden biri, 1963 yılı. Kavel Kablo işçileri aylardır maaşlarını alamıyor. Patron “ekonomi kötü” diye mazeretler sıralarken işçiler açlıkla boğuşuyor. Resmi tarih bunu “küçük bir anlaşmazlık” diye geçiştirir ama yerel arşivler (sendika kayıtları, işçi anıları) bambaşka bir tablo çizer. İşçiler grev hakkını bile yok sayan 1961 Anayasası’nın gölgesinde fiili bir direniş başlatır. Fabrikayı işgal ederler, aileleriyle birlikte barikat kurarlar. Neden? Çünkü bu salt ücret talebi değil; sınıf bilincinin uyanışı. Dönemin ekonomi politiği yabancı sermayenin Türkiye’ye akın ettiği ama emeğin payının küçüldüğü bir yapıya işaret eder. Kavel ABD’li General Electric’in ortağı bir fabrika (küresel kapitalizmin yerel uzantısı). İşçiler kazanır: Grev hakkı yasallaşır, maaşlar ödenir. Ama zaferin arkasında yatan? Sınıfsal çatışma: Patronun kolladığı devlet gücü işçinin kolektif iradesine yenik düşer. Mizahı da var işin: İşçiler fabrikayı “kendi evleri” gibi yönetirken patronun “mülkiyet hakkı” diye feveran etmesi bugünün neoliberal vaazlarını hatırlatmıyor mu? Sanki mülkiyet gökten zembille inmiş bir dogma!
Daha derine inelim, Anadolu’nun karanlık madenlerine. 1990-1991 Zonguldak madencileri yürüyüşü unutulmuş bir epik gibi. Yerel tarih kaynakları (madenci dernekleri belgeleri, oral tarih çalışmaları) bunu “Büyük Yürüyüş” diye anar. Özelleştirme dalgası altında ezilen binlerce madenci ücret kesintilerine karşı greve gider. Ama bu sadece yerel bir grev değil; Ankara’ya doğru 100 kilometrelik bir yürüyüşe dönüşür. Kadınlar, çocuklar eşlik eder; kar kış demeden. Neden sonuç? 1980 darbesinin ekonomi politiği burada çıplak: Askeri rejim sendikaları ezer, neoliberal reformlarla emeği ucuzlatır. Madenciler bu ideolojik baskıya karşı seküler bir rasyonellikle cevap verir: “Ekmek yoksa barış yok!” diye haykırırlar. Bilimsel açıdan bakarsak bu direniş maden sektörünün yapısal sömürüsünü ifşa eder (kömürün kârı sermayeye, riski işçiye). Kazanç? Kısa vadede ücret artışı, uzun vadede sınıf hafızasında bir iz. Ama unutulması? Resmi ideoloji bunu “aşırı solcu kışkırtma” diye damgalar, medya sessizliğe gömer. Oysa bu emekçinin rasyonel isyanı: Piyasa tanrılarının vaat ettiği “gelişme” aslında sınıf eşitsizliğini derinleştirir.
Bir başka yerel kıvılcım: 1970’lerin Yeni Çeltek madeni, Sivas yakınlarında. Yerel arşivler (işçi kooperatif belgeleri) bunu “öz yönetim denemesi” diye kaydeder. Maden işçileri patronun iflası sonrası madeni devralır, kolektif üretime geçer. Neden? Kapitalist kriz: Devlet destekli özel sektör borcunu işçiye ödetir. Sonuç? İşçiler madeni verimli hale getirir, hatta bölgeye okul, sağlık ocağı kurar. Bu tarihsel materyalizmin somut örneği: Üretim araçlarını eline alan emek sömürüyü aşar. Seküler bakışla dini dogmaların yerine bilimsel yönetim konur (verimlilik artar ama ideolojik olarak tehdit eder sistemi). Mizah burada da devreye girer: Patronlar “komünizm geliyor!” diye paniklerken işçiler sadece “hayatta kalmak” için adım atar. Unutulması tesadüf mü? Hayır, çünkü bu öykü neoliberal mitleri ezer: Piyasa değil kolektif irade kalkınmayı getirir.
Bu yerel direnişler neden unutulur? Çünkü iktidar ideolojisi tarihi sınıf merkezli okumayı sevmez. Resmi anlatılar ulusal kahramanlık mitleriyle dolu; emekçinin rolü figüranlığa indirgenir. Oysa bunlar ekonomi politiğin düğümlerini çözer: Sömürü yerel fabrikalarda başlar, küresel zincirlere bağlanır. Bugüne bağlarsak metal işçilerinin güncel grevleri bu öykülerin devamı (aynı sınıfsal dinamik, aynı rasyonel direniş). Okur, ezberini boz: Tarih büyük liderlerin değil yerel emekçilerin ellerinde şekillenir. Bu öyküleri keşfetmek sadece geçmişi anlamak değil; geleceğin mücadele haritasını çizmek. Emekten yana taraf olmak işte bu yerel kıvılcımları yeniden yakmak demek.
