Şu basit soruyla başlayalım: Neden dünyanın dört bir yanında, bir tanrıya inanmak, ona tapınmak ve kurallarını uygulamak, sadece kişisel bir vicdan meselesi olarak kalmaz da, hep bir iktidar meselesine dönüşür?
Cevap, dinin özünde değil, toplumsal ilişkilerin maddi gerçekliğinde yatar. Tarih boyunca din, iktidar sahipleri için iki işlev gördü: Meşruiyet aracı ve sosyal kontrol mekanizması. Bu, tanrıların değil, kralların, sultanların ve modern zamanların tek adamlarının ihtiyaç duyduğu bir şeydi. Gelin, bu kutsal-siyasi ortaklığın dönüşümünü, romantizmden uzak, materyalist bir mercekten inceleyelim.
I. Tarladan İmparatorluğa: Sınıflı Toplumun Doğuşu ve Dinin Politikleşmesi
Avcı-toplayıcı topluluklarda, doğa olaylarını açıklamaya çalışan animist inançlar, henüz bir sınıf tahakkümü aracı değildi. Tarım devrimi ve artı ürünle birlikte sınıflar (yönetici-yönetilen, toprak sahibi-köylü) ortaya çıktı. İşte dinin politik işlevi tam da burada başladı.
-
Firavun Tanrı-Kral’dı: Mısır’da Firavun, Ra’nın oğluydu. Bu unvan, Nil vadisindeki muazzam tarımsal artığa el koymasını ve on binleri piramit inşası gibi ölüm riski yüksek işlerde çalıştırmasını “meşrulaştırdı”. İtaat, sadece dünyevi bir zorunluluk değil, aynı zamanda kutsal bir buyruktu.
-
Roma’nın Pragmatik Panteonu: Roma İmparatorluğu, fethettiği her halkın tanrısını kendi panteonuna katarak, o halkın direnişini kırmayı hedefledi. Bu, inançtan çok, pratik bir yönetim stratejisiydi. Ta ki, merkezi bir otorite fikrini güçlendirebilecek tek tanrılı Hıristiyanlık, imparatorluğun resmi dini olana kadar.
Bu dönemin özü: Din, egemen sınıfın tahakkümünü doğallaştırmak için kullanıldı. Köylüye, “Bu dünyadaki yoksulluğun karşılığı öbür dünyada cennettir” vaadi, tarihin en etkili sosyal kontrol araçlarından biri oldu.
II. Orta Çağ’da İktidar Sarmalı: Kılıç ile Haç’ın Dansı
Orta Çağ, din ve siyasetin iç içe geçtiği, ancak çıkar çatışmalarının hiç bitmediği bir dönemdi. Kilise, Batı Avrupa’da en büyük toprak sahibiydi. Bu ekonomik güç, onu kaçınılmaz olarak siyasi bir aktör yaptı.
-
Kutsal Roma İmparatoru’nun Can Sıkıntısı: Papa ile İmparator arasındaki güç mücadelesi (Atışma/Investiture Controversy), kimin kimi atayacağı kavgası değildi. Kilise mallarının ve gelirlerinin kontrolünün kavgasıydı. Ruhani otorite, dünyevi zenginliğin kapısını açan bir anahtardı.
-
İslam Dünyasında Hilafet-Saltanat Gerilimi: Emevilerle birlikte “halife” unvanı, bir “ruhani lider” olmaktan çıkıp, çok uluslu bir imparatorluğun “siyasi hükümdarına” dönüştü. Ulema (din alimleri) sınıfı, genellikle iktidarla uzlaşarak varlığını sürdürdü; bazen yönetime meşruiyet sağladı, bazen de muhalefet etti, ancak iktidar yapısının dışında bir güç odağı olarak var olamadı.
Burada kritik olan, dinin artık sadece bir “meşruiyet aracı” değil, aynı zamanda bizzat ekonomik çıkarı olan bir kurum haline gelmesidir.
III. Modern Çağın Seküler Tanrıları: Ulus, Piyasa ve Yeni Dinler
Aydınlanma ve kapitalizmin yükselişi, dinin toplumsal rolünü geriletir gibi oldu. Ancak iktidar, boşluk kabul etmez. Dini söylem, yerini yeni, seküler “dinler”e bıraktı.
-
Ulus: Kutsal Vatan: Milliyetçilik, seküler bir din gibi işlev gördü. Bayrak, bir kutsal nesne; ulusal marş, bir ilahi; şehitlik kavramı ise dini bir fedakarlık retoriğiyle donatıldı. “Vatan için ölmek”, yeni bir kutsal amaç haline geldi.
-
Piyasa Fundamentalizmi: Günümüzde, “görünmez el” metaforu, neredeyse ilahi bir güç gibi sunuluyor. Piyasanın kuralları değiştirilemez yasalar, büyüme rakamları ise bir tür ibadet olarak lanse ediliyor. Bu yeni din, sınıfsal eşitsizlikleri meşrulaştırmakta, Orta Çağ’ın dini söylemlerinden farksız bir işlev görüyor.
IV. Türkiye Örneği: Laikliğin Çarpıtılması ve Dindar Nesil Mühendisliği
Türkiye, bu tarihsel sürecin tüm çelişkilerini üzerinde taşıyan canlı bir laboratuvardır.
-
Erken Cumhuriyet’in Jakoben Laikliği: Laiklik, bir aydınlanma ve özgürleşme projesi olarak hayata geçirilse de, pratikte çoğu zaman devletin dini kontrol etme aracına dönüştü. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması, dini, sivil toplumun özerk bir alanı olmaktan çıkarıp, devlet bürokrasisinin bir parçası haline getirdi. Bu, dini özgürleştirmek yerine, devletleştirmekti.
-
AKP ve Siyasal İslam’ın Yükselişi: AKP, bu devletleştirilmiş dini aparatı, kendi siyasi projesi için araçsallaştırdı. Laiklik ilkesi, “dindar bir nesil” inşa etmek isteyen tek adam rejimi için bir engel olarak görüldü. Din; eğitim, hukuk ve toplumsal yaşam üzerinden, yeni bir milli kimlik ve siyasi sadakat aracı olarak yeniden tanımlandı.
-
Gerçek Hedef Ne? Buradaki asıl mesele, samimi bir dindarlık değil, iktidarın sürekliliğini sağlamaktır. Tarikatlar ile devlet kurumları arasındaki kaynaşma, yandaş kayırma sisteminin dini bir ağ üzerinden inşası ve muhalefetin “dinsizlikle” suçlanması, dinin bir siyasi silah olarak kullanıldığının açık göstergeleridir. Bu, iktidar blokunun çıkarlarını kutsal bir kisveye büründürme operasyonundan başka bir şey değildir.
Sonuç: Kutsalı Değil, İktidarı Sorgulamak
Tarih bize şunu gösteriyor: Din, kendi başına bir tahakküm aracı değildir. O, mevcut iktidar ilişkilerini meşrulaştırmak için kullanılan, son derece etkili bir dildir.
Bugün Türkiye’de ve dünyada yaşanan, bu kadim oyunun modern bir versiyonudur. “Dindar nesil” retoriği, faşizmin kültürel hegemonya arayışıdır. Piyasa fundamentalizmi ise, sermaye sınıfının çıkarlarını kutsamanın seküler yoludur.
Gerçek mücadele, inançlı ile inançsız arasında değildir. Gerçek mücadele, kutsalı iktidarı için araçsallaştıranlarla, özgür ve eşit bir dünya için mücadele edenler arasındadır.
Dinin politik işlevini anlamak, iktidarın en hassas tellerinden birine dokunmaktır. Ve bizler, Modigo olarak, bu sesin yankılanmaya devam edeceğini biliyoruz. Çünkü gerçek aydınlanma, korkusuzca sorgulamaktan geçer.