Konu Başlıkları
Ortadoğu bugün bir coğrafyadan çok, sürekli yeniden yazılan bir güç senaryosuna benziyor. Haritada çizgiler sabit; ama ittifaklar, kırılmalar ve hesaplaşmalar sürekli yer değiştiriyor. Üstelik bu satranç tahtasında taşlar soyut değil: geçinemeyen işçiler, yerinden edilen halklar, baskı gören kadınlar, çatışmanın gölgesinde geleceksizliğe itilmiş gençler.
Devletlerin birbirine karşı kurduğu hamleler, emekçi sınıfların hayatını doğrudan biçimlendiriyor, çoğu zaman da görünmezleştiriyor. İşte bu yüzden Ortadoğu’daki “dengeleri” anlamak, yalnızca diplomasi masalarının değil, ev kirasını ödeyemeyen milyonların dünyasına bakmayı gerektiriyor.
I. Yeni Oyuncuların Eski Oyunları: Güç Dilinin Anatomisi
Ortadoğu’nun bölgesel aktörleri, aynı sahnede farklı dramaturjiler oynuyor ama hepsi aynı bastona dayanıyor: otoriter istikrar anlatısı.
Kimisi milliyetçilikle, kimisi mezhep siyasetiyle, kimisi petro-doların şatafatıyla kendini meşrulaştırıyor. Fakat ortak bir özellikleri var: Halkların talep ettiği özgürlük, eşitlik ve sosyal adalet, bu aktörlerin güç projeksiyonunda bir kalem hesabından ibaret.
Türkiye: İçeride Çöküş, Dışarıda Gövde Gösterisi
Erdoğan yönetiminin dış politikası uzun zamandır bir “rejim sigortası” işlevi görüyor.
Ekonomik yıkım, hukuksuzluk ve kurumsal çürümenin üzerini örtmek için gerektikçe Suriye’de yeni askeri hamleler gündeme getiriliyor; Libya’dan Karabağ’a uzanan projeksiyonlar, içerideki otoriter mimariyi tahkim eden bir propaganda aracına dönüşüyor.
Ne var ki bu stratejinin faturası, düşük ücrete mahkûm edilen işçiden, ucuz ve kayıtdışı göçmen emeği üzerinden kurulan sömürü düzenine kadar toplumun alt katmanları tarafından ödeniyor.
İran: Devrim Söylemi, Sermaye-Kurumsal Gerçeklik
İran’ın “direniş ekseni” olarak tanımladığı bölgesel hat, ideolojik bir halkanın çok ötesinde: Ekonomik çıkarların, güvenlik hesaplarının ve devletin bekası adına yürütülen bir nüfuz stratejisinin toplamı.
Irak’tan Yemen’e uzanan bu ağ, içerdeki işçi grevleri, kadınların özgürlük mücadelesi ve gençliğin seküler taleplerinin bastırılmasıyla mümkün olabiliyor. Yani bölgesel iddia büyüdükçe, halk üzerindeki baskı daha da yoğunlaşıyor.
Körfez Monarşileri: Petro-Dolar ile Makineleşmiş İstikrar
Suudi Arabistan ve BAE, parayı dış politika enstrümanına çevirerek “yeni sistem mimarı” gibi davranıyor. Normalleşme adımları, büyük projeler, dev yatırım fonları…
Ancak vitrindeki bu modernleşme, göçmen işçilerin sömürüsü, ifade özgürlüğünün tamamen yokluğu ve Yemen gibi savaş alanlarında yürütülen yıkıcı operasyonlarla ayakta duruyor.
Camdan gökdelenlere bakınca modernlik görünür; ama temelinde milyonların görünmez emeği ve baskıyla kurulan sessizlik var.
II. İsrail: Güvenlik Doktrini, Normalleşme ve Filistin’in Derin Kırılganlığı
İsrail’in bölgedeki konumu, yalnızca Filistin ile olan asimetrik ilişkiyle değil, ABD’nin koşulsuz desteğiyle şekilleniyor.
Abraham Anlaşmaları ile Körfez ülkeleriyle başlayan normalleşme süreci, İsrail’in kendisini bölgenin “vazgeçilmez güvenlik aktörü” olarak konumlandırmasının bir parçasıydı.
Bu süreç, Arap rejimlerinin Filistin davasını sessizce rafa kaldırmasına, karşılığında ABD ve İsrail’den teknoloji, güvenlik ve yatırım desteği almasına dayanıyordu.
Ancak bu normalleşmenin ardında acı bir gerçek vardı:
Filistin halkı için söz konusu olan, yalnızca statükonun değişmemesi değil; statükonun daha da sertleşmesiydi.
Gazze’de yıkım, Batı Şeria’da yerleşimci şiddeti ve toplumsal boğulma derinleşirken, bölgesel güçler güvenlik ve ekonomik çıkarlar üzerinden birbirine yaklaşmayı tercih etti. Bu süreç, “otoriter rejimlerin karşılıklı meşruiyet alışverişi” mekanizmasının en somut örneklerinden biri hâline geldi.
III. Büyük Güçlerin Sessiz Ama Etkili Parmak İzleri: Rusya ve Çin
Ortadoğu’daki rekabetten bahsedip Rusya ve Çin’i dışarıda bırakmak, tabloyu eksik okumak olur.
Rusya:
Suriye iç savaşının ilk on yılında Moskova’nın askeri müdahalesi, Esad rejimini ayakta tutan en kritik destekti. Fakat 2024’te rejimin çöküşüyle birlikte Rusya’nın bölgedeki nüfuz mimarisi büyük bir sarsıntı yaşadı. Hmeymim ve Tartus’taki üsler nominal olarak Rusya’nın kontrolünde görünse de, sahadaki yeni güç dağılımı Moskova’nın “sabit aktör” pozisyonunu zayıflattı.
Rusya artık Suriye’de belirleyici değil; eskiden koruduğu rejimin dağılması, Kremlin’in Doğu Akdeniz’de kurmaya çalıştığı uzun vadeli jeopolitik hattı da kırılganlaştırdı.
Moskova bugün bölgede bir “dengeleyici güç” olarak retorikte varlığını sürdürse de, sahadaki gerçeklik çok daha dağınık: Yeni geçici yönetim, yerel milisler, bölgesel aktörler ve Batı’nın yeniden müdahil olduğu diplomasi trafiği arasında Rusya’nın manevra alanı daralmış durumda.
Çin:
Çin daha sessiz ilerliyor, ama etkisi daha derin:
Liman yatırımları, teknoloji işbirlikleri, enerji anlaşmaları ve dev ticaret paketleriyle bölgenin ekonomik damarlarına nüfuz ediyor.
Pekin için Ortadoğu, küresel tedarik zincirinin kritik bir halkası. Rejimlerin otoriter yapısına dair bir itirazı olmadığı için, bölgedeki yönetimler Çin ile ilişkiyi sorunsuz bir “güvenliksiz modernizasyon” alanı olarak görüyor.
Rusya askeri alanı tutuyor, Çin ekonomik alanı:
Bu ikilinin gölgesi bölgenin siyasal mimarisini sessizce yeniden çiziyor.
IV. Kürtler: Bölgenin Görünmez Değişkeni
Ortadoğu denklemi Kürtlerden bahsedilmeden okunamaz.
Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de yaklaşık 40 milyonu bulan bir halkın statüsüzlüğü, bölgenin sürekli çatışan dinamiklerinden biri.
Irak Kürdistanı:
Kısmi özerkliğe sahip olmasına rağmen ekonomik bağımlılık, iç siyasal bölünme ve hem Türkiye hem İran’ın baskısı nedeniyle Ankara-Tahran arasında sıkışmış bir bölge yönetimi konumunda.
Suriye Kürtleri (Rojava):
IŞİD’e karşı verilen direnişin ardından kurulan özerk yönetim, hem Türkiye’nin sürekli saldırı tehdidi hem de ABD-Rusya eksenindeki güç oyunlarının içinde savruluyor.
Her büyük aktör, Kürtleri gerektiğinde destekleyip gerektiğinde pazarlık masasında harcayabileceği bir “stratejik esneklik” unsuru olarak görüyor.
Türkiye’nin iç dinamiği:
Kürt sorununun çözümsüzlüğü, devletin otoriterleşme kapasitesinin en önemli dayanaklarından biri hâline getirildi.
Barış ihtimali bastırıldıkça, militarizm ve güvenlikçi söylem rejimin içteki meşruiyet krizini ötelemek için kullanılıyor.
Kısacası:
Kürtlerin statüsündeki her dalgalanma, bölgedeki tüm güç ilişkilerini doğrudan etkileyen bir deprem niteliğinde.
V. Yeni Dengeler: Kazanan Güçler, Kaybeden Toplumlar
Ortadoğu bugün üç ana “dış görünüşlü iç mimari” üzerine oturuyor:
- Otoriter rejimlerin birbirini meşrulaştıran yeni normalleşmesi
Hiç kimse kimsenin baskı politikasına itiraz etmiyor; yeter ki ticaret ve güvenlik işbirlikleri aksamasın. - Enerji, ticaret ve güvenlik koridorları üzerinden kurulan çıkar merkezli düzen
Gaz, petrol, limanlar, ulaştırma hatları… Hepsi konuşuluyor; fakat enerji yoksulluğu ve güvencesizlik yaşayan halklar konuşulmuyor. - Halk hareketlerinin sistematik biçimde bastırılması
Gezi’den Mahsa Amini protestolarına, Lübnan’daki ekonomik çöküşten Ürdün işçi grevlerine kadar tüm toplumsal hareketler “ulusal güvenlik” gerekçesiyle eziliyor.
Bölgede “yeni bir düzen” kuruluyor olabilir; fakat bu düzen halkların lehine değil, tam tersine onların üzerinde yükseliyor.
VI. Son Söz: Bu Coğrafyanın Geleceğini Devletler Değil, Halkların Direnci Belirleyecek
Ortadoğu’daki güç mücadelesine bakınca akla hep aynı soru geliyor:
“Bu kadar aktör varken halkların sesi nereye gidiyor?”
Sessizleşmiyor.
Sadece güç gürültüsünün altında kalıyor.
Gerçek dönüşüm ne saray diplomasilerinden ne büyük projelerden ne de askeri hamlelerden gelecek.
Kadınların özgürlük mücadelesinden, işçilerin hak arayışından, gençlerin seküler taleplerinden ve etnik kimliklerin eşitlik talebinden gelecek.
Ortadoğu’nun geleceğini belirleyecek olan; tankların gölgesi değil, halkların kendi kaderini tayin etme iradesidir.
Çünkü hiçbir otoriter mimari, hiçbir jeopolitik hamle, hiçbir petrol anlaşması; özgürlük arayışının önünde kalıcı bir barikat olmayı başaramadı, başaramayacak.
Bu coğrafyanın kırılgan dengelerini anlamak istiyorsak tek bir şeye bakmalıyız:
Kim güç kazanıyor değil; kim bedel ödüyor.
Gerçek hikâye tam da burada başlıyor.