Konu Başlıkları
Bir kavram: Lawfare
Siyaset biliminde “lawfare” (hukuk savaşı) kavramı, hukuki araçların – dava, soruşturma, tutuklama, kayyum atama – siyasi bir rakibi meşru bir yargılama süreci görüntüsü altında etkisiz kılmak için kullanılmasını tarif eder. Klasik otoriterleşme modellerinden farkı, aleni bir baskı yerine mahkeme salonlarının, iddianamelerin ve “yargı bağımsızlığı” söyleminin araçsallaştırılmasıdır. Türkiye’de son bir buçuk yıldır İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na karşı yürütülen süreç, bu kavramın ders kitabı niteliğinde bir örneğini oluşturuyor.
Bu yazıda tek bir tutuklamayı değil, aynı kişiye karşı eşzamanlı yürütülen birden fazla davanın oluşturduğu deseni inceleyeceğim. Çünkü asıl anlamlı olan, münferit bir yargılama değil, bu yargılamaların toplamının yarattığı fiili sonuçtur.
Aynı kişiye karşı üç cephe
İmamoğlu, 23 Mart 2025’te İBB’ye yönelik bir yolsuzluk soruşturması kapsamında tutuklandı ve İçişleri Bakanlığı kararıyla belediye başkanlığı görevinden uzaklaştırıldı. Bu tarihten bu yana kendisine karşı yürütülen süreç tek bir dava değil, birbirinden bağımsız görünen ama zamanlaması ve etkisi bakımından iç içe geçen üç ayrı yargılamadan oluşuyor:
İBB davası: 3.900 sayfalık bir iddianameyle açılan, “suç örgütü kurmak ve yönetmek” başta olmak üzere çok sayıda suçlamayı içeren, 414 sanıklı dev bir dosya. Savcılık, İmamoğlu’nun 142 ayrı eylemden sorumlu olduğunu öne sürerek 828 yıldan 2.352 yıla kadar hapis cezası talep ediyor. Rakamın kendisi bile davanın cezalandırma amacından çok caydırma ve tasfiye amacı taşıdığına işaret ediyor.
Casusluk davası: TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, kampanya direktörü Necati Özkan ve iş insanı Hüseyin Gün ile birlikte yargılandığı bu davada İmamoğlu’na TCK 328/1 kapsamında “siyasal veya askeri casusluk” isnat ediliyor; savcılık 15 ila 20 yıl arası hapis istiyor. İddianamenin dayanağı, 112 Acil Çağrı Merkezi’ne yapılan isimsiz bir ihbar. Yanardağ’ın gözaltına alınmasının hemen ardından TELE1’e kayyum atanması ve kanalın 28 milyon liraya açık artırmayla satışa çıkarılması, bu davanın basın üzerindeki caydırıcı işlevini de gözler önüne seriyor.
Diploma davası: İstanbul Üniversitesi’nin, İmamoğlu dahil 28 kişinin diplomasını “yokluk” gerekçesiyle iptal etmesinin ardından açılan resmi belgede sahtecilik davası. 1994 yılına ait bir üniversite kaydının otuz yıl sonra, siyaseten en kritik anda gündeme gelmesi, davanın zamanlamasının tesadüfi olmadığını açıkça ortaya koyuyor.
Bu üç davanın aynı hafta içinde farklı mahkemelerde görülmesi – İmamoğlu’nun kendi ifadesiyle, aynı gün üç ayrı mahkemede savunma yapmaya zorlanması- hukuki bir tesadüf olarak okunamaz. Sanığın savunma hakkını fiilen kullanılamaz hale getiren bu yoğunlaştırma, adil yargılanma hakkının ihlali bakımından başlı başına bir tartışma konusu.
Savunma hakkının fiilen daraltılması
8 Temmuz 2026’daki İBB davası duruşmasında yaşananlar, sürecin cezalandırıcı karakterini daha da açık hale getirdi. İmamoğlu, kendisine tanınan savunma süresinin bu denli kapsamlı bir dosya için yetersiz olduğunu belirtirken, geçmişteki siyasi davalarla bir karşılaştırma yaptı: Ümit Özdağ’ın tam gün, Selahattin Demirtaş’ın ise on dört gün kesintisiz savunma yapabildiği emsallere işaret ederek kendisine uygulanan kısıtlamanın çifte standart olduğunu savundu.
Mahkeme heyetiyle yaşadığı gerginlik sonrasında salondan çıkarılan İmamoğlu’nun sarf ettiği sözler (“ben yargılayacağım, iddianameyi hazırlayanları yargılayacağım”) üzerine Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı aynı gün resen “kamu görevlisini tehdit” soruşturması başlattı. Bir sanığın mahkeme salonunda dile getirdiği siyasi bir söylemin, saatler içinde yeni bir ceza soruşturmasına dönüşmesi, yargı sürecinin kendisinin bir baskı aracına dönüştüğünün somut göstergesi.
Parti düzeyinde ikinci cephe: kurultay davası ve fiili bölünme
Baskı yalnızca İmamoğlu’nun şahsıyla sınırlı değil. CHP’nin 2023’teki 38. Olağan Kurultayı’nda usulsüzlük yapıldığı iddiasıyla açılan “mutlak butlan davası”, artık hukuken sonuçlanmış durumda: İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi 22 Mayıs 2026’da kurultayı geçersiz sayarak Özgür Özel yönetimini tedbiren görevden aldı ve eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ile önceki yönetim kadrosunu göreve iade etti. Yüksek Seçim Kurulu, CHP’nin bu karara yaptığı itirazı da reddetti. İddianamede Kılıçdaroğlu’nun “mağdur” sıfatıyla yer alması, mahkemenin kendisini yeniden göreve getirmesinin hukuki zeminini önceden hazırlamıştı.
Kararın sonucu bir senaryo değil, fiili bir parti krizi oldu. Özel cephesi Meclis’teki grup başkanlığını sürdürürken, Kılıçdaroğlu Genel Merkez’i yönetiyor; parti iki başlı hale geldi. Özel’e yakın 700’ün üzerinde delege olağanüstü kurultay için imza toplayıp Genel Merkez’e sundu, ancak Kılıçdaroğlu yönetimi bu talebi işleme almayıp yerine eylül ayına olağan kurultay takvimi açıkladı — tüzük gereği 11 Temmuz’a kadar yanıt verme yükümlülüğünü bu şekilde etkisiz kıldı. Bunun üzerine Özel cephesi, partiye resmen mahkeme eliyle bir “çağrı heyeti” (fiilen kayyum) atanması için Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvurmaya hazırlanıyor. Kılıçdaroğlu’nu aylardır “kayyum” olarak nitelendiren taraf, ironik biçimde şimdi kendisi mahkemeden resmi bir kayyum talep etme noktasına geldi. Yargıtay’ın, 20 Temmuz’da başlayacak adli tatil öncesi tedbire yönelik itirazı karara bağlaması bekleniyor; bu tarihe kadar lehte bir karar çıkmazsa Özel cephesi ve Silivri’den süreci yönlendiren İmamoğlu’nun ekibi, aralarında yüze yakın milletvekilinin de bulunduğu bir kopuşla yeni bir parti kurma hazırlığını devreye sokacaklarını duyurdu.
Yani başlangıçta “mahkeme kararının önünü açabileceği bir senaryo” olarak okunabilecek olan şey, bugün itibarıyla zaten gerçekleşmiş ve ülkenin ana muhalefet partisini fiilen ikiye bölme noktasına getirmiş durumda. Bu, yargı kararlarının sadece bireysel siyasetçileri değil, muhalefetin kurumsal bütünlüğünü doğrudan hedef alabildiğinin en somut örneği.
Neden “tekil vaka” değil, sistematik desen
Bu sürecin lawfare olarak tanımlanmasını haklı kılan, tek bir davanın hukuki tartışmalı olması değil – her hukuk sisteminde tartışmalı davalar olabilir – bunun yerine şu üç unsurun bir arada bulunması:
Birincisi, eşzamanlılık: aynı kişiye karşı, birbirinden bağımsız hukuki dayanaklarla, aynı dönemde birden fazla ağır ceza davası açılması, istatistiksel olarak beklenen bir durum değil, hedefli bir stratejinin işareti.
İkincisi, zamanlama: diploma iptalinin otuz yıl sonra, casusluk isnadının kampanya sürecinin ortasında, yeni soruşturmanın ise mahkeme salonunda söylenen bir sözün hemen ardından gelmesi, hukuki sürecin siyasi takvimle senkronize hareket ettiğini gösteriyor.
Üçüncüsü, basınla kesişim: TELE1’e kayyum atanması ve Yanardağ’ın tutuklanmasının İmamoğlu’nun casusluk davasıyla aynı dosyada yürümesi, siyasi muhalefetin sadece kendisinin değil, onu haberleştiren basının da aynı hukuki manevrayla susturulduğunu ortaya koyuyor.
Sonuç
Adalet Bakanlığı’nın “bağımsız ve tarafsız mahkemeler” söylemiyle, aynı dönemde bir belediye başkanına karşı açılan üç paralel dava, bir gazetecinin kanalına kayyum atanması, mahkeme salonunda söylenen bir sözün saatler içinde yeni bir soruşturmaya dönüşmesi ve bir mahkeme kararıyla ana muhalefet partisinin fiilen ikiye bölünmesi arasındaki mesafe, Türkiye’de hukuk devletinin fiilen ne durumda olduğunu anlamak için yeterli bir veri seti sunuyor. Burada tartışılan, tek bir yargılamanın adil olup olmadığı değil; hukukun, siyasi iktidarın rakiplerini tasfiye etmek için sistematik biçimde bir araç haline getirilip getirilmediği. Yukarıda özetlenen olgular, bu sorunun cevabını kendi başına veriyor.
