Seküler Etik: Dinden Bağımsız Ahlak Mümkün mü?
Dostoyevski’nin devasa eseri Karamazov Kardeşler’de, İvan Karamazov’un zihninden dökülen ve yüzyıllardır teolojik tartışmaların merkezine oturan o meşhur önermeyi hepimiz biliriz: “Tanrı yoksa, her şey mubahtır.” Bu cümle, muhafazakar düşüncenin ve dini dogmatizmin en büyük can simididir. Bu anlayışa göre, insanın içinde doğuştan gelen, onu “iyi” olmaya iten hiçbir içsel mekanizma yoktur. Bizi birbirimizi boğazlamaktan, çalmaktan, yağmalamaktan ve kaostan alıkoyan tek şey, tepemizde sallanan ilahi bir kılıç, yani kozmik bir ceza ve ödül sistemidir. Eğer gökyüzündeki o mutlak gözetmeni devreden çıkarırsanız, geriye sadece hayvani güdüleriyle hareket eden, bencil ve yıkıcı bir yığın kalacaktır.
Peki, insanlık tarihi ve toplumsal gerçeklik gerçekten bu karanlık tabloyu mu doğruluyor? Yüzümüzü gökyüzünden yeryüzüne çevirdiğimizde, insanı insan yapan erdemler buharlaşıp kaybolur mu? Dinden bağımsız bir ahlakın mümkün olup olmadığını tartışırken, meseleyi sadece basit bir “inananlar ve inanmayanlar” düellosuna indirgemek bizi felsefi bir körlüğe sürükler. Tarihsel ve materyalist bir mercek, ahlakın kökenini metafizik bulutlarda veya kutsal metinlerde değil, doğrudan doğruya insanın maddi üretim ilişkilerinde, doğayla kurduğu diyalektikte ve toplumsal evriminde arar. Ahlak, ilahi bir lütuf değil; insanın hayatta kalma, bir arada yaşama ve dünyayı dönüştürme mücadelesinin tarihsel bir ürünüdür.
Euthyphron İkilemi ve Ahlakın Bağımsızlığı
Ahlakın dinden ve ilahi buyruklardan kaynaklandığı iddiasına verilebilecek en sarsıcı felsefi yanıt, aslında semavi dinlerin kurumsallaşmasından çok daha eskiye, Antik Yunan’a uzanır. Platon’un ünlü Euthyphron diyalogunda, Sokrates karşısındaki muhatabına o can alıcı soruyu sorar: “Bir eylem tanrılar onu emrettiği için mi iyidir, yoksa iyi olduğu için mi tanrılar onu emreder?”
Bu soru, teolojik ahlak anlayışının kalbine saplanan felsefi bir hançerdir. Eğer bir eylem (örneğin cinayet işlememek, yalan söylememek) sadece tanrı emrettiği için iyiyse, ortada evrensel veya içsel bir ahlaktan ziyade, keyfi bir kozmik tiranlık var demektir. Bu mantıkla, eğer ilahi bir buyruk yarın masumları katletmeyi emrederse, bu eylem bir anda “iyi” ve “ahlaklı” hale gelecektir. Nitekim tarihsel din savaşları, engizisyonlar ve cihat pratikleri tam da bu keyfiliğin kanlı örnekleriyle doludur. Yok eğer tanrı o eylemi zaten “iyi” olduğu için emrediyorsa, o zaman “iyi” ve “kötü” kavramları tanrıdan bağımsız, kendi başına var olan, dünyevi ve rasyonel ölçütlerdir. Sokrates’in bu ikilemi, ahlakın dogmalardan bağımsız kendi içsel, toplumsal bir rasyonalitesi olduğunu binlerce yıl önceden kanıtlar.
Maddi Yaşamın Üretimi ve Evrimsel Etik
İnsanın evrimsel tarihi ve antropolojik bulgular, Sokrates’in açtığı bu rasyonel pencereyi maddi kanıtlarla destekler. İnsan, doğa karşısında son derece zayıf, yavaş ve savunmasız bir canlıdır. Hayatta kalmak, doğayı dönüştürmek ve neslini sürdürmek için “işbirliği” yapmak zorunda olan sosyal bir varlıktır. Pyotr Kropotkin’in “Karşılıklı Yardımlaşma” adlı eserinde bilimsel verilerle ortaya koyduğu gibi, doğada sadece acımasız bir rekabet değil, hayatta kalmanın en temel şartı olan bir dayanışma güdüsü vardır.
Yalan söylememek, grup içindeki zayıfı korumak, yiyeceği paylaşmak veya dayanışma göstermek gibi temel ahlaki normlar, ortada hiçbir ilahi ferman veya organize din yokken, avcı-toplayıcı insan topluluklarının bir arada yaşayabilmesi için geliştirdiği zorunlu toplumsal sözleşmelerdi. Yani ahlak gökten inmedi; topraktan, emekten ve bir arada yaşama zorunluluğundan doğdu. İnsanlar maddi hayatlarını üretirken aynı zamanda kendi toplumsal ilişkilerini ve bu ilişkileri düzenleyecek olan ahlaki kuralları da ürettiler.
Ancak toplum, sınıflara bölündüğünde ve özel mülkiyet tarih sahnesine çıktığında, ahlakın niteliği de radikal bir dönüşüm geçirdi. Artık ahlak, sadece topluluğun hayatta kalmasını sağlayan ortak bir kurallar bütünü değil; aynı zamanda egemen sınıfın çıkarlarını koruyan, mülkiyeti kutsayan ve sömürüyü meşrulaştıran ideolojik bir aygıta dönüştü. “Çalmayacaksın” buyruğu, binlerce dönüm toprağa el koyan feodal beyin mülkiyetini, o topraksız bırakılan köylüye karşı koruyan hukuki ve ahlaki bir zırh haline geldi. Tarihsel materyalizm tam da burada devreye girerek, her dönemin hakim ahlakının, aslında hakim sınıfın ahlakı olduğunu yüzümüze çarpar.
Aydınlanma’nın Vaadi ve Burjuva Sekülerizminin Çöküşü
Ahlakı dinden koparıp “seküler” bir zemine oturtmak, insanlık tarihi için muazzam bir ilerlemeydi. Aydınlanma düşüncesi, insan aklını kilisenin dogmalarından, aristokrasinin kan bağından ve feodalitenin zincirlerinden kurtarırken, evrensel bir insanlık etiği inşa etmeyi hedefledi. Immanuel Kant, “Öyle davran ki, eyleminin kuralı evrensel bir doğa yasası olsun” diyerek ahlakı ilahi bir ceza korkusundan çıkarıp, insanın kendi aklına ve ödev bilincine dayandırdı. İnsan artık başkasının amacı için bir “araç” değil, bizatihi bir “amaç” olmalıydı.
Fakat eleştirel aklın asıl sınavı burada başlar. Aydınlanma’nın bu özgürleşen aklı, çok kısa bir süre sonra yeni bir efendinin, yani serpilen kapitalizmin ve sermayenin hizmetine girdi. Burjuvazi, kilisenin dini otoritesini yıkarken yerine kendi seküler ahlakını –piyasa ahlakını– yerleştirdi. Dini ahlakın yerini hızla Jeremy Bentham ve John Stuart Mill gibi düşünürlerin formüle ettiği “faydacılık” (utilitarianism) ve aşırı bireycilik aldı.
Bugün kapitalizmin bize sunduğu burjuva seküler ahlakı, aslında derin ve yapısal çelişkilerle doludur. Her şeyin alınıp satılabildiği, insan ilişkilerinin bile birer ticari sözleşme ve kar-zarar hesabına indirgendiği bu yeni düzende, piyasanın “görünmez eli” yeni bir tanrı ilan edilmiştir. Bu seküler zeminde ahlak, çoğu zaman “yasalara uymak” ve “kimsenin özel mülkiyetine dokunmamak” gibi dar hukuki sınırlara hapsedilir.
Piyasa Rasyonalitesi ve Ahlaki Yabancılaşma
Eğer bir toplumda ahlakı sadece bireysel çıkarların maksimizasyonu üzerinden kurarsanız, vahşi rekabeti, başkasının sırtına basarak yükselmeyi ve yapısal eşitsizliği de zımnen ahlaki bir norm olarak kabul etmiş olursunuz. Milyonlarca insanın asgari ücretle, güvencesiz ve insanlık dışı koşullarda yaşam mücadelesi verdiği; doğanın, derelerin ve ormanların salt birer hammadde deposu olarak görülüp kar hırsıyla yağmalandığı bir sistemde, hangi “seküler etikten” bahsedebiliriz?
Örneğin, bir şirketin yönetim kurulunun (tamamen yasalara uygun bir şekilde) kar marjını artırmak için bir fabrikayı kapatması ve binlerce işçiyi ailesiyle birlikte açlığa mahkum etmesi, burjuva seküler ahlakına ve piyasa mantığına göre son derece “rasyonel” ve hatta şirket hissedarlarına karşı “ahlaki” bir sorumluluktur. Fakat bu eylem, insani midir? Bir yanda devasa gıda tekelleri ürün fiyatları düşmesin diye tonlarca yiyeceği imha ederken, diğer yanda insanların yetersiz beslenmeden hastalanması “ekonomik bir gerçeklik” olarak rasyonalize edilebilir mi? İşte Kant’ın “insanı hiçbir zaman araç olarak görmeme” ilkesinin iflas ettiği, burjuva seküler ahlakının ikiyüzlülüğünün ortaya çıktığı yer tam da burasıdır. Kapitalizm insanı kiliseden çıkarmış, onu gökyüzündeki efendilerden azat etmiş ama piyasanın acımasız rekabet arenasına savunmasız bir meta (mal) olarak fırlatmıştır.
Yapısal Eşitsizlik İçinde Bireysel Ahlakın Sınırları
Sistemin bu yapısal ahlaksızlığı, bireylerin kendi yaşamlarındaki ahlaki tercihleri de anlamsızlaştırır veya imkansız hale getirir. İş cinayetlerinin sıradanlaştığı, liyakatin yerini adam kayırmacılığın aldığı, güvencesizliğin koca bir nesli depresyona sürüklediği bir düzende, bireylere “dürüst ol, yalan söyleme, çalma” diye vaaz vermek, sadece sosyalist bir eleştirinin değil, basit bir mantığın bile sınırlarını zorlar.
Marx’ın yabancılaşma teorisi bize tam da bunu anlatır. İnsan kendi emeğine, ürettiği ürüne, doğaya ve nihayetinde diğer insanlara (kendi hemcinslerine) yabancılaştığı bir üretim sürecinde, ahlaki bir bütünlük kuramaz. Rakip olarak gördüğü mesai arkadaşını ezmeyi bir “kariyer hedefi” haline getiren, hayatta kalmak için sisteme biat etmeyi zorunlu kılan maddi koşullar altında saf, steril ve bireysel bir ahlaki adacıktan bahsetmek romantik bir hayaldir. İnsanların ahlaklı, onurlu ve dürüst yaşayabilmesi için öncelikle onları ahlaksızlığa, ikiyüzlülüğe veya boyun eğmeye zorlayan maddi eşitsizliklerin ve sömürü mekanizmalarının ortadan kaldırılması gerekir.
Sonuç: Gerçek ve Özgürleştirici Bir Dünyevi Etik İnşa Etmek
Toparlamak gerekirse; dinden bağımsız, seküler bir ahlak felsefi, tarihsel ve pratik olarak elbette mümkündür ve hatta zorunludur. Ancak bu ahlak, kapitalizmin soğuk faydacı hesaplarına, piyasanın kar-zarar tablolarına ve bireysel bencilliğe teslim edilemez. Çünkü burjuva sekülerizmi, ilahi dogmaları yıkarken yerine paranın dogmasını koymuş; eski putları devirirken yerine mülkiyetin putunu dikmiştir.
Gerçekten özgürleştirici, dünyevi ve materyalist bir etik, gücünü bireysel faydacılıktan değil, toplumsal dayanışmadan, eşitlikten ve insanın kendi potansiyelini gerçekleştirebilme özgürlüğünden almalıdır. Sosyalist bir ahlak anlayışı, iyiliği ve kötülüğü ölümden sonra kurulacak mistik bir mahkemeye havale etmez. Kötülük metafizik bir ruh hali değil; insanın insan tarafından sömürülmesidir, çocukların yoksulluğa doğmasıdır, doğanın talan edilmesidir. İyilik ise sadece bir hayırseverlik oyunu oynamak değil; bu sömürüyü ve yabancılaşmayı ortadan kaldıracak, insanı gerçekten insan yapacak olan maddi ve toplumsal koşulları inşa etmektir.
Ahlaklı olmak için bizi ateşte yakacak bir cehennem korkusuna veya bizi ödüllendirecek bir cennet vaadine ihtiyacımız yok. İhtiyacımız olan şey; insanın değerini onun banka hesabıyla veya iktidarlara itaatkarlığıyla ölçmeyen, rekabeti değil dayanışmayı, sömürüyü değil bölüşümü merkeze alan gerçek bir etik kurgulamaktır. Dinden ve dogmalardan bağımsız bir ahlak sadece mümkün değil; aynı zamanda insani onurumuzun, eşitliğimizin ve gerçek özgürlüğümüzün tek güvencesidir. Kendi tarihimizi, kendi aklımız ve kendi ellerimizle yapabilme cesaretidir.
