Enflasyonun Vurduğu Hayatlar: Zam Şampiyonluğunda Avrupa Birincisiyiz, Ama Asgari Ücretle Geçinmek Artık Hayal!

Nihat Erden

İktidar medyası “enflasyon düşüyor” naraları atarken, markette, fırında, ayakkabıcıda, eczanede yaşanan gerçekler, resmi istatistik diye yutturulmaya çalışılan bu palavra rakamları her gün tekzip ediyor. Avrupa’nın en yüksek enflasyonuyla, bir kez daha “şampiyon” olduk. Ancak bu şampiyonluk, madalya değil, emekçinin cebine, midesine, gelecek umuduna vurulmuş bir prangadır.

TÜİK’in ocak ayı enflasyonunu %6.7 olarak açıkladığı bu günlerde, enflasyonun gerçek yüzünü anlamak için birkaç temel ihtiyaca bakmak yeterli:

  • Ekmek: Bir somun ekmeğin fiyatı, bir yılda %100’ün üzerinde artarak 5 liraya dayandı. Emekçi ailenin temel gıdası, lüks tüketim haline getirildi.

  • Elektrik: Ocak zammıyla birlikte konut elektriğine gelen %50’ye varan zam, her ay gelen faturalarla birlikte bir kabusa dönüştü. Isınmak, aydınlanmak artık lüks.

  • Benzin/LPG: Ulaşım maliyetleri o kadar arttı ki, işe gidip gelmek dahi bütçeyi zorlar hale geldi. LPG’li araç sahipleri, her akşam sıraya girerken, bu sistemin “yakıt” değil, “emekçiyi yakma” politikası olduğunu görüyor.

Asgari Ücret Bir Aldatmacadır!

Net 17.002 lira olan asgari ücret, açıklanırken “aile” üzerinden hesaplanan bir refah göstergesi gibi sunuldu. Oysa gerçek şu: Bu rakam, dört kişilik bir ailenin açlık sınırının bile altında. Bir kişinin, kirasını, faturalarını, ulaşımını ve en temel gıda ihtiyacını karşılaması matematiksel olarak imkansız.

Bu, bir yoksulluk ücretidir. Amacı, emekçiyi hayata tutunmak için değil, sadece nefes alıp vermeye devam edebileceği minimum seviyede tutmaktır. Patronlar sınıfına, ucuz işgücü garantisi vermekten başka bir işlevi yoktur.

Emekçi, Borç Tuzağına Mahkum Ediliyor

Gelir bu kadar düşük, giderler bu kadar yüksek olunca, emekçinin önünde iki seçenek kalıyor: Ya daha az yemek ya da daha çok borçlanmak. Bankaların ve kredi kartlarının “düzenlenmiş taksit” seçenekleri, bir can simidi değil, emekçiyi bataklığa daha da çeken bir tuzaktır. Her ay katlanarak artan borç, geleceğe dair tüm umutları tüketmektedir.

Sendikalar Nerede?

Bu koşullar altında, sendikaların sessizliği ve etkisizliği ayrı bir skandaldır. İktidara yakın sendika bürokrasisi, sarı sendikacılık yaparak, emekçinin sesi olmak yerine, patronların ve iktidarın çıkarlarını korumaya devam etmektedir. Gerçek bir sınıf sendikacılığının, tabandan örgütlenmenin acil ihtiyacı her geçen gün daha da yakıcı hale gelmektedir.

Sonuç: Bu Düzen Değişmelidir!

10 Şubat 2024’te Türkiye’de emekçi olmak, sistematik bir yoksullaştırma politikasının hedefi olmaktır. Bu, bir “ekonomik kriz” değil, bir “sınıf politikasıdır”. Amaç, emeği ucuzlatmak, sermayenin kârlarını katlamak ve bu düzeni sürdürmektir.

Ancak unutulmasın: Bu ağır yaşam koşulları, aynı zamanda büyük bir öfke biriktirmektedir. Market raflarının önündeki çaresiz bakışlar, zam kuyruklarındaki sessiz isyan, bir gün patlamaya hazır bir volkandır. Emekçiler, bir gün bu zulüm düzenine “Yeter!” diyecektir. Görevimiz, o gün geldiğinde örgütlü ve hazır olmaktır.