düşünce insanlarını “Müslümanlık sınavı” nda başarısız kılmaya yeterli
nitelikte bir tanımdır.
‘sapıklar’, ‘yabani eşekler’, ‘susamış develer’, ‘dilini sarkıtıp soluyan
köpekler’, ‘reziller’, ‘beyinsizler’, ‘kof kütükler’, ‘kahrolası insan’
vb. şeklinde konuştuğunu düşünebilir misiniz?”
velev ki bu kullar kötü davranış içerisinde bulunsunlar, küfür etmez; çünkü
bu şekilde konuşmak, onun yüceliğiyle bağdaşmaz; O iyilik saçan bir dille
konuşur” derseniz, Müslümanlık sınavından sıfır alırsınız. Şu nedenle ki,
bu yanıtınızla Kur’an’ı inkar etmiş olmaktasınız; çünkü Kur’an’da Tanrı’nın
bu yukarıdaki sözcüklerle konuştuğu yazılıdır. Bir iki örnekle yetinelim:
suya saldırısı gibi içeceksiniz; işte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet
budur…”(Vakıa Suresi, ayet 51-56.)
onu ayetlerimizle üstün kılardık; fakat o dünyaya meyletti ve hevesine
uydu. Durumu…dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir…”(A’raf
Suresi, ayet 175-176.)
sarkıtıp soluyan köpeğe benzetiyor! Olacak şey midir bu? Kalem Sure’inde Tanrı, Kur’an’ı eleştiren ve Muhammed’i alaya alan
bir kimse hakkında şöyle demekte:
aldırış etmeyesin…Onun havada olan burnunu yakında yere sürteceğiz…”
(Kalem Suresi, ayet 8-15.)
küçümser; onu en aşağı, en bayağı malzemeyle yarattığını söyler; hem de
yeminler ederek; örneğin:
olduğuna dair söylediklerini unutur.
dair kendi kendime ant içtim’ dediğini ve bu andını tutmak için cehenneme
yığınla insan attığını ve sonra cehenneme hitaben: ‘Ey cehennem! Doydun
mu?’ diye sorduğunu ve buna karşılık cehennemin: ‘Hayır doymadım! Daha
var mı?’ diye karşılık verdiğini düşünebilirmisiniz’”
yapmayıp, hani sanki gaddarlıktan haz duyarmış gibi, insanları cehennem
ateşinde yakmak üzere yeminler ettiğini, kendi kendisine söz verdiğini
düşünmek, Tanrı’ya hakaret etmek olur” şeklindeki bir mantığa yönelecek
olursanız Müslümanlık sınavından sınıfta kalmış olursunuz. Çünkü Kur’an’da,
Tanrı’nın, cehennemi insanlarla doldurmak üzere ant içtiği ve bu nedenle
insanların birçoğunu cehennem için yarattığı anlatılmakta. Örneğin Secde
Suresi’nde Tanrı’nın şöyle dediği yazılı:
çıkmıştır benden…” (Secde Suresi, ayet 13.)
Zaten Rabbin onları bunun için yarattı. Rabbinin: ‘Andolsun ki Cehennem’i
tümüyle insanlarla ve cinlerle dolduracağım’ sözü yerini buldu…” (Hud
Suresi, ayet 118-119.)
her ne hikmetse böyle yapmak istemediğini bildiriyor. İnsanların birçoğunu
sırf cehenneme atmak için yarattığını itiraf ediyor. Sebep olarak da cehennemi
insanlarla dolduracağına dair kendi kendine yeminler ettiğini öne sürüyor.
Ve bu yeminini yerine getirmek maksadıyla, insanlardan bir kısmını kafir
kılıyor (çünkü insanların Müslüman ya da kafir olmaları Tanrı’nın iznine
ve keyfine bağlı, bkz. En’am Suresi, ayet 125). Böylece cehenneme malzeme
hazırlıyor ve cehennemi insanlarla doldurmaya çalışıyor. Ne var ki, o her
şeyi bilir olduğunu söylemesine rağmen, cehennemin, ne büyüklükte olduğunu
ve dolup dolmadığını bilemiyor Tanrı; öğrenmek üzere cehenneme soruyor:
“Ey Cehennem! Doldun mu?”
görmeniz gerekir. Geliniz birlikte, Kaf Suresi’ndeki şu ayeti okuyalım:
cehenneme “Doldun mu?” diye sormayacaktı. Tanrı, cehennemin ne büyüklükte
olduğunu bilmediğine göre, cehennem kendisine: “Henüz dolmadım. Daha var
mı?” diyerek arsızlık ettiği süre boyunca, insanları kafir yapıp cehenneme
yollayarak ve böylece kendi kendine vermiş olduğu sözü yerine getirmeye
çalışacaktır. Bununla beraber Muhammed’in söylediklerinden anlıyoruz ki
Tanrı, biran gelip “ayağını koyacak” (her nereye koyacaksa) ve işte o zaman
cehennem “Daha var mı?” demek arsızlığından vazgeçecek ve: “Yetişir artık,
yetişir artık” diyecektir. (2)
Denilebilir ki, cehenneme atma meşguliyeti daha ağır basmaktadır, çünkü
yukarıda değindiğimiz gibi, kendi kendisine: “Ben cehennemi kafirlerle
dolduracağım” diye söz vermiştir. Bu nedenle ikide bir cehenneme “Doldun
mu?” diye sormakta ve cehennem de ona “Daha var mı?” diye yanıt vermektedir.
Öyle anlaşılıyor ki, Tanrı bu konuşmayı, özellikle Kıyamet günü Yahudi
ve Hıristiyan olanlarla hesaplaşmak maksadıyla yapmaktadır.(4) Ne var ki,
onları “kafir” yapan da kendisidir.
80 bin Müslüman kişiyi hiç hesap vermeden Sırat’tan geçirdiği de olur.(6)
bir zevk almaktadır. Bunu biraz daha iyi anlayabilmeniz için Sırat Köprüsü’nden
geçiş ve cehennem ateşlerine atılış konusunda Kur’an’da yer alan ya da
Muhammed’in Kur’an olmayarak yerleştirdiği şeriat verilerine
göz atmanız gerekir. Orada anlatılanları öğrenmek suretiyle Müslümanlık
sınavına daha da iyi hazırlanmış olursunuz.
bu günlerde güneşin zevalde bulunduğu zamanlar namazı tehir etmek gerektiğini
söyleseler inanır mısınız?”
bütün bunlar aklı dışlayan müspet ilimle uyuşmayan şeylerdir” diyecek olursanız,
Müslümanlık sınavından sıfır alırsınız. Çünkü Muhammed, bütün bunları,
Tanrı’dan geldiğini söylediği buyruklara dayatmıştır. Örneğin cehennemin
Cuma günleri parlatılmadığını, bunun dışında her gün, güneş zeval vaktindeyken
(en yüksek noktasında) parlatıldığını söylemiştir. Güya Tanrı, her Cuma
günü 600 bin kişiyi cehennem ateşinden azat etmektedir.(7)
hikayesine gelince! Muhammed’’in söylemesi şöyle:
Cehennem) Rabbine ( şikayette bulundu ve): ‘Ya Rab, beni ben yiyorum (
izin ver)’ dedi. Allahu Teala da iki def’a nefes almasına izin verdi. Nefesin
biri kışın, diğeri yazın. En çok ma’ruz olduğumuz sıcak ile sizi en ziyade
üşüten zemherir ( işte budur ).”(8)
sıcak mevsim olur. Fakat böyle zamanlarda cehennem kendisini nefes alamayacak
kadar sıkıntıda hisseder; kendi kendisini yiyerek eritiyormuş gibi olur
ve bu nedenle Tanrı’dan, nefes almak için izin ister.Tanrı da ona iki kez
nefes alması için izin verir. Bu izin sayesinde cehennem iki kez nefes
alır; ve işte nefes aldığı zaman yeryüzünde soğuk mevsim başlar!
cehennemin kaynamasıyla yeryüzünde sıcak mevsimlerin oluşunun ya da cehennemin
Tanrı’ya şikayette bulunup nefes almak istemesinin “kinaye ve mecaz” kabilinden
şeyler olabileceğini kabul etseler de, bunların gerçek olmasının da akla
aykırı düşmediğini bildirirler. Örneğin Diyanet’in açıklaması şöyle:
alması da mecazidır. Maahaza bunların hakikat olmasına da hiçbir mani-i
akıl yoktur.”
övgüyle yüceltir ve Tanrı onların dediklerini işitir. (9)
de hidayetinden yoksun kılar, saptırır ya da gönlünü kapatıp kafir kılar.
Dilediğini putlara taptırır, dilediğini puta tapmaktan uzak kılar Doğru
yola soktuklarını, yani Müslüman yaptıklarını cennete atar, kafir yaptıklarını
ya da puta taptırdıklarını cehennem ateşinde yakar! Bu şekilde konuşanlara
karşı ne dersiniz?”
tapan yapıp hem de cehenneme atmış olamaz. Böyle yapacak olursa hem adalet
ilkelerini çiğnemiş ve hem de çelişkili şekilde konuşmuş olur” derseniz
Müslümanlık sınavından sıfır alırsınız. Ama aklı bir kenara atıp, yukarıdaki
sözlerin doğru olduğunu söyleyecek olursanız cennetin en güzel köşesine
layık bir Müslüman olduğunuzu ortaya koymuş olursunuz. Çünkü Kur’an, Muhammed’in
Tanrısı’nın keyfiliğini, çelişkiliğini, adalet ilkelerini çiğnemişliğini
kanıtlayan buyruklarla doludur. Nice örneklerden biri olarak En’am Suresi’nin
şu ayetini okuyalım:
Allah inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık verir (onu cezalandırır).
(En’am Suresi, ayet 125.)
ve iradeleriyle doğru yolu bulmuş olmuyorlar. Onları Müslüman ya da kafir
yapan Tanrı’dır. Hatta Muhammed bile kendi istek ve iradesiyle doğru yola
girmiş değildir. Onu doğru yola ileten Tanrı’dır. Kur’an’da şöyle yazılı:
şüphesiz, sana kayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra
bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazsın…”(İsra Suresi, ayet
74-75.)
dostlar bulamazsın. Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde
yüzü koyun haşrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer Cehennem’dir ki
ateşi yavaşladıkça onun ateşini artırırız! Cezaları işte budur! Çünkü onlar
ayetlerimizi inkar etmişler(dir)…”(İsra Suresi, ayet 97.)
ve saptılar diye onları Kıyamet gününde kör, dilsiz, sağır bir halde cehennem
ateşine atıyor!
için şöyle diyor:
şey midir bu?
de Muhammed’in günlük çıkarlarıyla ilgilidir. Örneğin kişileri Müslüman
yapmak isteyip de yapamadığı zamanlar, sorumluluğu Tanrı’ya atmak suretiyle
kendisini temize çıkarma yolunu bulmuştur. Konuyu diğer birçok yayınımızda
(örneğin Kur’an’ın Eleştirisi) ele aldığımız için burada fazla durmayacağız.
sınavından iyi not alamazsınız, çünkü Muhammed’in söylemesine göre
Tanrı, kafir kıldığı kimseleri bir de şeytanlarla dost yaptığını bildirmekle
övünmüştür.
yani kafirlerden kılıyor; kafir kıldıklarını da cehenneme atıyor. (Bkz.
En’am Suresi, ayet 39, 125; Zümer Suresi, ayet 22,23; Şura Suresi, ayet
8 vb.) Fakat yine Muhammed’den öğrenmekteyiz ki, Tanrı bir de iman sahibi
kılmadıklarını şeytanlarla dost kılmaktan hoşlanmaktadır. Nitekim şöyle
konuşmuştur:
söylediklerini unutmuş gibi, bir de şeytanlarla dost olmanın insanlara
ait bir şey olduğunu söyler, örneğin şöyle der:
şeytanları canciğer dost edindiler. Böyle iken kendilerinin doğru yolda
olduklarını sanıyorlar.” (A’raf Suresi, ayet 30.)
tersini söylemektedir. Daha doğrusu bir grup insanı doğru yola soktuğunu
açıklarken, bir grup insanın da şeytanları kendilerine dost edindiklerini
bildirmektedir!
(gılmanlar, vildanlar) tedarik eder olduğunu söyleseler, ne dersiniz?”
edepdışı bir dille konuşuyormuş gibi tanımlamak olur ki, bu da O’na hakaret
sayılır” diye yanıt vermeye kalkarsanız Müslümanlık sınavını geçememiş
olursunuz.
ya da Kur’an olmayarak koyduğu buyruklara göre cennetler, emsalsiz güzelliklerle
ve nimetlerle doludur. Orada meyvelerin, bağların, bahçelerin her türü
vardır; su ırmakları yanında tadı bozulmadık süt ırmakları, şarap ırmakları,
bal ırmakları, gözü kamaştıran saraylar, tahtlar, koltuklar, atlasdan giysiler,
süsler vb. bulunur. Fakat bütün bunlardan başka bir de “bakire” ve “memeleri
yeni sertleşmiş” kızlar (huriler) vardır ki, cennetteki erkeklere içki
sunarlar ve Tanrı bu kızları, erkek kullarıyla seviştirir. Örneğin al-Nebe’
Suresi’nde Muhsmmed’in Tanrısı şöyle diyor:
sertleşmiş yaşıt kızlar; ve dopdolu kadeh. Ne boş bir söz duyarlar orda,
ne birbirlerini yalanlama. Rabbinden fazlasıyla bir lütuf ve ihsan…”
(Nebe’ Suresi, ayet 31-36.)
düşkün ve yaşıt” kıldığı yazılı:
çok, bitmemiş ve engelsiz meyveler asasında, yüksek döşekler üzerinde olacaklar.
Biz o güzel gözlü kadınları (hurileri) yepyeni bir yapıda yarattık ve hepsini
de kız oğlan kız yaptık. Hepsi erkeğine düşkün ve hepsi yaşıt…”(Vakıa
Suresi, ayet 28-37.)
yaslanarak’ denecek onlara. Biz onları, iri ( güzel) gözlü hurilerle evlendireceğiz.
(Cennet’te) onlara, iştahlarının çektiği meyve ve etlerden dilediklerince
vereceğiz. Ve onlar orada, kadeh tokuşturacaklar; boş ve günah olmayan
biçimiyle…” (Tur Suresi, ayet 19-20, 23-24.)
“vildanlar” yani genç/taze oğlanlar verir; bu oğlanların “sedeflerinde
saklı inci gibi” olduklarını söyler, şöyle der:
hükümleri, Tanrısal nitelikte kabul etmek güçtür. Tanrı fikrine saygılı
hiç kimsenin bunları benimsemesine olanak yoktur. Ne var ki, İslam şeriatının,
Tanrı’dan ve Muhammed’den gelme olduğunu bildirdiği bu tür din hükümlerini
benimsemediğiniz an, Tanrı’yı ve Muhammed’i inkar etmiş sayılır ve kuşkusuz
Müslümanlık sınavından sıfır almak yanında bir de dinsizlikle damgalanırsınız
ki, bu taktirde yaşamınız tehlikeye girebilir.
övebilir! Bunu söyleyene ne dersiniz?”
belirteyim ki, bunu yaptığınız taktirde Müslümanlık sınavından yine sıfır
almış olur, üstelik İslama inanmamakla damgalanırsınız. Çünkü yukarıdaki
sözleri söyleyen Muhammed’dir. Şöyle ki: Muhammed’e göre Muhammed adlı
kitabımda uzun uzadıya açıkladığım gibi Muhammed, övünmeyi ve başkaları
tarafından övülmeyi aşırı şekilde seven bir kimseydi. Her vesileyle kendisini,
bütün insanların ve gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin en yücesi ve Allah
katında en değerlisi olarak gösterirdi; örneğin;
üzere: “Ben Resullerin (Tanrı elçilerinin) önderiyim. Ben Nebilerin
(Peygamberlerin) kemalini simgeleyen son nebiyim; Kıyamet günü ilk şefaat
edecek olan ve şefaati ilk kabul edilecek olan da benim!” derdi. Övünmekte
o kerte ileri giderdi ki, Tanrı’yı bile, melekleriyle birlikte salavat
getirirmiş gibi tanımlamaktan geri kalmaz, insanların da kendisine salavat
getirmesini isterdi. Örneğin Kur’an’a koyduğu ayetle Tanrı’nın şöyle konuştuğunu
söylemiştir:
selam verin.” (Ahzab Suresi, ayet 56.) (11)
ki mezarda dahi bu övgülerine devam etsinler. Ebu Bekir’in kızı Ayşe’nin
ve kız kardeşi olan Esma binti Ebi Bekr’in bu konudaki rivayetleri, bunun
ilginç örneklerinden biridir.
Namaza duranlar arasında Muhammed’in eşlerinden Ayşe de vardır. Ayşe’nin
kız kardeşi Esma, o sırada evde işiyle meşgul olduğu için halkın telaşını
fark edememiştir. Fakat evden çıkıp halkın namaza durmuş olduğunu görünce
Ayşe’nin yanına giderek: “Bu halka ne oluyor (Neden korkuyorlar)?” diye
sorar. Namaz kılmakta olan Ayşe kendisine güneş tutulduğunu anlatmak için
gök yüzüne doğru başıyla işarette bulunur ve “Sübhane’llah!” der. Esma
pek bir şey anlamaz ve tekrar sorar: “Bu bir ayet(-i azab veya tekarrüb-i
Kıyamet) mi?” (Bu bir azap işareti mi ya da Kıyamet’in yaklaşması mı?)
Ayşe başıyla “Evet” diye cevap verir. Bunun üzerine Esma da namaza durur.
Namazdan sonra Muhammed, halkı karşısına alıp: “Cennet ve Cehennem’e kadar (evvelce) bana gösterilmemiş hiçbir şey
kalmadı ki, bu makamda görmüş olmayayım” diyerek konuşmaya başlar. Konuşmasında
Tanrı’nın kendisine vahiy indirdiğini ve bu vahye göre insanların, ölümden
sonra kabre (mezara) girdiklerinde sınava çekileceklerini ve sınav sırasında
kendilerine: “Bu adam (yani Muhammed) hakkındaki ilmin nedir?” diye sorulacağını;
bu soruya Müslüman kişinin: ‘O (Zat-ı Şerif) Muhammed’dir. O (Zat-ı Şerif)
Allah’ın Resulüdür. Bize kanıtlanmış ayetlerle doğru yolu gösterdi. Biz
de onun çağrısına uyarak izinden yürüdük. O (Zat-ı Şerif) Muhammed’dir”
diyeceğini; bu sözlerin üç kez tekrar edileceğini ve ondan sonra o kimseye:
‘Öyle ise yat da rahatına bak. O (Zat-ı Şerif’in) peygamberliğine kesin
olarak inandığın hususunda şüphe kalmadı” denileceğini; fakat eğer o kişi
“münafık” ise (yani sadece dış görünüşüyle Müslüman olan, fakat iç yönüyle
Müslüman olmayan bir kimse ise), bu soruya karşı: “Ben ne bileyim? İşittim,
öteki beriki bir şeyler söylüyorlardı. Ben de söyledim” cevabını vereceğini
belirtir. (12)
övünme vesilesi yapmıştır. Ne var ki, mezardaki ölünün bu şekilde konuşabilmesi
için akıl ve şuur sahibi olması gerekmekte. Bunu sağlamak, Tanrı’nın sevgili
elçisi Muhammed için, çok kolaydır. Nitekim Ömer b. Hattab, bir gün kendisine
kabir halinden ve kabir sorunlarından söz edip:
kılıçla doğratmak ya da astırtmak vb. gibi uygulamalara mahkum kılacağına
inanır mısınız?”
sayılması gereken bu tür cezaların, Tanrı’dan geldiğini kabul edemem!”
diyeceksinizdir. Çünkü, her ne kadar suç işleyenleri cezalandırmanın doğal
olduğunu kabul ediyorsanız da, uygulanacak cezanın vahşet niteliğini taşımaması
ve ayrıca da suç ile ceza arasında denkleşme bulunması gerektiğini düşünmektesinizdir.
Çünkü “Rahim” (merhametli) olduğu söylenen bir Tanrı’nın, insanlara gaddarlık
örneği teşkil etmesini isteyememektesinizdir. Ne var ki, bu düşüncenizi
ortaya vurduğunuz taktirde Müslümanlık sınavında başarısız kalmış olacaksınızdır.
Çünkü Muhammed, bu tür cezaların Tanrı buyruğu olduğunu bildirmiş ve Kur’an’a
bu doğrultuda ayetler koymuştur. Bu ayetlerden biri, hırsızlıkla ilgili
olarak şöyle:
ve merhamet sahibidir.” (Maide Suresi, ayet 38.)
Dikkat edileceği gibi ayette sadece “hırsızlık” denmiş fakat çalınan şeyin
miktarı, değeri ve hangi maksatla çalındığı hususu belirlenmemiştir. Her
ne kadar Kur’an yorumcularından bazıları, çalınan şeyin “az çok mergup
denebilecek bir nisaba baliğ olması” gerektiğini söylemekteyseler de, İbn-i
Abbas, İbn Zübeyr ve Haseni Basri gibi kaynaklar böyle bir kıstasa gerek
olmadığını ve çalınan şeyin az ya da çok oluşunun, el kesme cezasının uygulanmasında
etkili bulunmadığını bildirmişlerdir. (14). Fakat her ne olursa olsun,
hırsızlık yapanın ellerini , bileklerini kesmek gibi bir ceza insafdışı
ve vicdan sızlatıcı bir cezadır. Üstelik de ceza hukuku anlayışına aykırı,
suç ile ceza arasındaki dengeyi göz önünde tutmayan bir uygulamadır, ki
hırsızlık yapan kişiyi yeniden suç işlemeye zorlamaktan başka bir işe yaramaz.
Çünkü elleri kesilen bir insan, artık çalışamayacağı ve aç kalacağı
için, yeniden hırsızlık yapmaktan başka çare bulamayacaktır.
el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, Yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir.
Bu onların dünyada rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azab vardır.”
(Maide Suresi, ayet 34.)
ki, bunlar “acımadan öldürmek”, “asmak”, “el ve ayakları çaprazlama olarak
kesmek” ya da “bulundukları yerden sürülmek” gibi dört uygulamadan oluşuyor.
Her biri teker teker uygulanacağı gibi, birlikte de uygulanabilir. Örneğin
hem cinayet işleyen (yani “katli yapan”) ve hem de aynı zamanda mal çalan
kişilerin, biri sağdan, biri de soldan olmak üzere, birer elleriyle birer
ayakları kesilir ve sonra bunlar ölüme terk edilir. Bu ayetin Kur’an’a
girmesiyle ilgili olarak İslam kaynakları çeşitli sebepler öne sürerler.
İkrime ve Haseni Basri gibi kaynaklara göre yukarıdaki ayetler “müşrikler”
(puta tapanlar) hakkındadır. İbn-i Abbas gibi kaynaklara göre bu ayet,
Yahudi ya da Hıristiyan ( kendilerine Kitap verilmiş olan) kavimlerden
birinin Muhammed’le barış antlaşması yaptıktan sonra, antlaşma hükümlerine
aykırı olarak yol kesip yeryüzünde fesat çıkarmaları nedeniyle inmiştir!
Müslüman olmak kastıyla gelirken Hilal’in kavmine uğramış ve bu kavmin
adamları yollarını kesmişler ve kendilerini de öldürmüşlerdir. Ve nihayet
bir başka rivayete göre de bu ayet, Muhammed’’n çobanını öldüren ve develerini
çalıp götüren kimseler vesilesiyle konmuştur, ki özeti şöyle: Hicret’in
6. Yılında Ukle ve Ureyne kabilelerinden bazı kimseler, Medine’ye gelerek
Muhammed’e sığınırlar. İslam dinine girdiklerini söylerler ve hasta ve
aç olduklarını belirterek yardım isterler. Muhammed kendilerini, develerinin
bulunduğu yere gönderir ve bakılıp iyileşmelerini sağlar. Bir süre sonra
bu kişiler iyileşirler ve iyileşir iyileşmez Müslümanlığı terk ederler
ve Muhammed’in çobanını öldürüp develerini götürürler. Haberi alınca Muhammed,
gazaba gelir ve hemen adamlarını gönderip bu kişileri yakalatır. Her birinin
ellerinin ve ayaklarının çarprazlama kesilmesini ve ayrıca da gözlerinin
oyulmasını emreder. Ve sonra onları bu haldeyken kızgın güneşin altında
ölüme terk eder. (15)
Müslüman kişiler, bu ayeti ve Muhammed’in bu davranışını “hak” ve “adalet”
örneği olarak yüceltirler. Eğer siz, bunu kabul edebiliyorsanız, iyi bir
Müslüman olmakla övünebilirsiniz! Yok eğer aklınız ve vicdanınız, vahşet
niteliğindeki bu tür cezalara “Hayır” diyor ise, Müslümanlık sınavından
sınıfta kalmış olursunuz!
bu yoldan, “esirgeyen” ve “merhamet eden” Tanrı’nın yardımını
sağlamaya çalışırlar. Bazı kaynaklara göre salavat, beş vakit namaz ile
diğer namazların tümünü kapsar. “Salavat”ta bulunan Müslüman kişi, bu işi
Tanrı’yı en kutsal şekilde yüceltmek ve Tanrı’ya eş ya da ortak koşmadığını
kanıtlamak ve alçakgönüllülüğünü ortaya vurmak için yapar. Kur’an,
bunun böyle olduğunu belirleyen ayetlerle doludur. Şimdi yukarıdaki soruyu,
muhtemelen şöyle yanıtlayacaksınızdır: “Hayır, Tanrı’nın melekleriyle birlikte
Muhammed’e salavat getirdiğine (dua edip namaz kıldığına) inanamam; çünkü
böyle bir şey Tanrı fikrini küçültmek, Muhamed’i Tanrı’nın üstünde görmek
olur.”
da selam verin.” (Ahzab Suresi, ayet 56.)
İstemiştir ki, Tanrı sınırsız şekilde yüceltilsin ve yüceltilirken, onun
“elçisi” olarak kendisi de yüceltilmiş olsun. Çünkü Muhammed, övünmesini
ve başkları tarafından övülmesini çok seven bir kimsedir. Örneğin, kendisini
Allah’ın “en sevgilisi”, “Müslümanların ilki”, “gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin
en üstünü”, “bütün insanların en yücesi, en şereflisi”, “Adem oğulllarının
Seyyidi” şeklinde göstermiş, kendisine baş eğenlerin Tanrı’ya baş eğmiş
sayılacaklarını, kendisine inanıp saygı gösteren ve salavat getirenlerin
tüm günahlardan sıyrılıp cennete ulaşacaklarını ve buna benzer daha nice
şeyler söylemiştir. Fakat bununla yetinmemiş, Tanrı’yı, yukarıda belirttiğimiz
gibi, melekleriyle birlikte kendisine salavat getirir şekilde tanımlamıştır. (16)
dediğiniz taktirde Müslümanlık iddianız geçersiz kalacaktır.
şeklinde bir yanıt verecek olursanız, Müslümanlık sınavından yine sınıfta
kaldınız demektir. Çünkü, başta Kur’an olmak üzere İslam kaynaklarını incelediğimiz
zaman görmekteyiz ki, Muhammed’in Tanrısı, çoğu zaman birbirini tutmaz
ve çelişkili ya da yalan/yanlış kararlar vermesi yanında, insanlardan akıl
alarak da iş görmektedir. Bu konuya da çeşitli yayınlarımda değinmiş olmakla
beraber, yukarıdaki soru vesilesiyle burada kısa bir özetlemede bulunmak
yararlı olacaktır. Sadece birkaç örnek vermekle yetineceğim.
bu kararlarını kullarını uyarısı üzerinedeğiştirmiş olmasına verilecek
nice örneklerden biri, Kur’an’da, İsra Suresi’nde geçen “Miraç Olayı” ile
ilgilidir ki, “Muhammed’in gök gezisi” olarak da bilinir. İsra Suresi’nde
şöyle yazılı:
Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir,
görendir.” ( İsra Suresi, ayet 1.)
“Mescid-i Haram”dan kalkıp Kudüs’teki “Mescid-i Aksa”ya gitmiş ve sonra
“gök merdiveni” ile göklerin yedinci katına çıkmış ve Tanrı’yla buluşup
ondan birtakım buyruklar almıştır ki, bunların arasında namaz vakitleriyle
ilgili olanı vardır. “Gök gezisi” olarak da bilinen bu hikaye, 1400 yıl
boyunca Müslümanlar için kutsal bir anlam taşımıştır; özeti şöyle:
Ka’be’den hareketle Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya gider ve oradan Cebrail’le
birlikte gök katlarını çıkmaya başlar. Yedi kattan oluşan gök katlarından
her birinde, eski dönem “peygamberlerinden” biri oturmaktadır (örneğin
İbrahim, Musa, İsa vb. gibi). Muhammed’in söylemesine göre bütün bu peygamberler,
Tanrı tarafından Müslümanlıkla emrolunmuşlardır. Her kattan geçerken onlarla
selamlaşır ve nihayet Tanrı’nın bulunduğu kata gelir. Tanrı kendisine,
günde elli vakit namaz kılınması için buyrukta bulunur. Nasıl bir gerekçeye
dayalı olarak günde elli vakit namazı uygun bulmuştur, bilemiyoruz. Yalnız
bildiğimiz şu ki, günde elli vakit namaz kılınmasını içeren emir, uygulanması
mümkün olmayan bir emirdir. Çünkü eğer insanlar, günde elli vakit namaz
kılmaya kalkışacak olurlarsa, ne çalışmaya, ne uyumaya, ne yemek yemeye,
ne eğlenmeye ve ne de çiftleşip nesil üretmeye vakit bulabileceklerdir.
Bunun böyle olduğunu en basit bir hesapla ortaya vurmak kolay: örneğin
her bir namaz (hazırlık, abdest almak vs. dahil), en azından 20 dakika
tutmuş olsa, günün aşağı yukarı 17 saatini bu işe ayırmamız gerekecektir.
Geriye 7 saatlik bir boş zaman kalıyor ki, uyku uyumaya bile yetmez. Şimdi
sormak gerekiyor: “Nasıl olur da Tanrı bunu hesap edemez?” Ne var ki, sadece
Tanrı değil, Muhammed de elli vakit namaz emrinin, uygulanması imkansız
bir emir olduğunu düşünmez. Emri alır almaz, büyük bir sevinç izhar eder
ve Tanrı’nın bu sözlerini kendi kavmine müjdelemek üzere hemen gök
katlarını inmeye başlar. Her bir katta rastladığı peygamberlerle selamlaşır,
Tanrı’yla görüşmüş olduğunu anlatır. Fakat Musa’nın bulunduğu kata geldiği
zaman, Musa kendisine Tanrı’dan ne emirler aldığını sorar. Elli vakit namaz
emri verildiğini öğrenince Muhammed’e şöyle der: “Senin kavmin günde elli
vakit namaz kılamaz. Geri dön ve Tanrı’dan bu emri değiştirmesini, namaz
vakitlerinin sayısını azaltmasını iste.” Musa’nın bu şekilde konuşması
üzerine Muhammed, hiç tereddüt etmeden gök katlarını tırmanarak Tanrı’nın
yanına döner ve namaz vakitlerinden indirme yapmasını ister. Tanrı onun
bu isteğini kabul ederek 10 vakit namaz indiriminde bulunur ve Müslümanlara
günde 40 vakit namaz kılınmasını emrettiğini bildirir. Aslında 40 vakit
namaz da az sayılmaz; ama her ne hikmetse Tanrı böyle karar vermiştir.
Tanrı’nın bu kararını Muhammed, yine sevinçle karşılar ve gök katlarını
inmeye başlar. Ne var ki Musa’nın katına geldiğinde, Musa kendisine günde
40 vakit namazın da çok olduğunu ve tekrar Tanrı katına dönüp indirim sağlamasını
söyler. Musa’’ın dediğine uyarak Muhammed, tekrar katları çıkıp Tanrı’’ın
yanına gelir ve O’’dan indirim yapmasını diler. Tanrı 10 namaz daha indirimde
bulunarak günde 30 vakit namaz kılınmasını emreder. Muhammed bunu uygun
bulur ve gök katlarını inerek Musa’nın yanına gelir. Fakat Musa bunun da
çok olduğunu söyler ve geri dönüp Tanrı’dan indirim istemesini tavsiye
eder. Muhammed, yine Tanrı katına dönerek indirim ister. Ve işte
bu şekilde, Tanrı’yla Musa arasında mekik dokuya dokuya (Musa’dan aldığı
tavsiyeye uyarak) Muhammed, nihayet Tanrı’dan namaz sayısının günde beş
vakit olması gerektiğine dair karar alır. Ancak Musa bunun dahi çok olduğunu
söyleyince Muhammed: “Hayır artık Tanrı2nın yanına çıkıp daha fazla indirim
istemeye yüzüm tutmaz” der ve doğruca kavminin yanına gelerek emri bildirir. (17)
bir karar vermiştir ve Muhammed bu kararın isabetsizliğinin farkına varmamıştır.
İsabetsizliğinin farkına varan sadece Musa’dır. Daha başka bir deyimle
Musa, Tanrı’dan da, Muhammed’den de daha isabetli düşünmüştür. Ve Tanrı,
Musa’nın aklına uyarak iş görmüştür. Burada söz konusu OLAN Tanrı, Muhammed’in
kendi hayalinde canlandırdığı bir Tanrı’dır.
karar vermiş olamaz; hele insanlardan akıl alarak iş görmesi söz
konusu olamaz; zira Tanrı’yı ve Muhammed’i bu durumda kılmak, her ikisini
de Musa’ya nazaran daha az akıllı saymak olur” şeklinde bir şeyler derseniz,
bu taktirde Müslümanlık sınavından sıfır alırsınız.
Bunun nice örneklerinden biri Muhammed’in okuryazar olup olmamasıyla ilgili.
Gerçekten de Kur’an’da Tanrı’nın Muhammed’e şöyle hitap ettiği yazılı:
bilmem” diye karşılık verir. Buna rağmen Tanrı emrinde ısrar eder ve:
şeklinde karşılık alınca, ısrarından vazgeçer. Anlar ki Muhammed, gerçekten
okumasızdır. Bunun üzerine Tanrı, okuma işini üstlendiğini ve bu işi Cebrail
aracılığıyla yapacağını anlatarak şöyle der:
onun okumasını dinle. Sonra onu açıklamak bize düşer.” (Kıyamet Suresi,
ayet 17-19.)
16.)
(Ankebut Suresi, ayet 49.)
işini kendisi üstleniyor! Pek güzel ama, nerede kaldı Tanrı’nın “alimliği”,
nerede kaldı Tanrı’nın her gizli ve bilinmeyen şeyleri bilirliği?
göre ele alacak olursak, bu kez Tanrı’yı güç durumda bırakan bir başka
sonuçla karşılaşmış oluruz ki, o da şöyle: Muhammed’in okuma bilmediğini
belirleyen ayetler, Kur’an’daki surelerin sırasına göre şu düzeyde: A’raf
Suresi (7.sure), Ankebut Suresi (29. sure), Kıyamet Suresi (75. Sure),
Alak Suresi (96. Sure). Kur’an’ın 7.suresi olan A’raf Suresi’nde Tanrı,
Muhammed’in “ümmi” (yani okumasız) olduğunu bildirmekte:
Suresi’nde, şöyle konuşmakta:
Suresi, ayet 48.)
(örneğin Tevrat’dan, İncil’den) çalma yaparak Kur’an’ı hazırladığını sanabilirlermiş!
kitapları okuyup bu kitaplara göre konuşmadığını anlatmaya çalışmakta.
Ne var ki, Muhammed’in okumasız olduğunu söyleyen bu aynı Tanrı, bu söylediklerini
unutmuşçasına, Kur’an’ın 96. Suresi olan Alak Suresi’nde, Muhammed’e “Oku”
diye emreder:
konuyla ilgili ayetleri ister surelerin iniş sırasına göre, ister Kur’an’daki
sırayı göz önünde tutarak okuyalım) Tanrı, Muhammed’in okuma bilir ya da
bilmez oluşu konusunda, ya habersizdir ya da kurnazlık peşindedir. (18)
Güya birçok ayeti onun isteğine uyarak indirmiştir. Ömer’in bizzat kendi
söylemesine göre Tanrı, özellikle üç konuda isteklerini ayet şekline dönüştürmüştür.
Bunlardan biri, Ka’be’deki Makam-ı İbrahim denen yerin namazgah ve dua
yeri olarak kabul edilmesidir. Bir diğeri kadınların örtünmesi konusundadır.
Üçüncüsü de Muhammed’in karılarının kıskançlık göstermeleriyle ilgilidir.
kılın)…” (Bakara Suresi, ayet 125.)
duyan Allah, bu isteğe uyarak Kur’an’ın Bakara Suresinin yukarıdaki 125.ayetini
indirmiş imiş!
söyle. Onların tanınmaması ve incilmemesi için en elverişli olan budur…”(Ahzab
Suresi, ayet 33, 59.)
için, kadınların tanınmayacak şekilde örtünmeksizin evden çıkmalarını istemezmiş.
Bu nedenle bir gün Muhammed’e: “Ya Resullullah, emretsen de (eşlerin) hicab
içine girseler. Çünkü senin yanına iyi-kötü insanlar girip çıkıyor” şeklinde
bir şeyler söylemiş. Bunu duyan Tanrı, hemen yukarıdaki Hicab ayetini indirivermiş.
Söylendiğine göre Hicab ayeti, Hicret’in 5. yılında inmiştir ki (kimine
göre 3. ya da 4. yılında), Muhammed’in “Peygamber” olarak kendini tanıtmaya
başlamasından 15 yıl sonraya isabet etmekte. Yani Tanrı, 15 yıl boyunca
kadınların örtünerek sokağa çıkmaları konusunda hiçbir şey düşünemiyor
ve bu işi Ömer’in hatırlatması üzerine yapıyor! (19)
Tahrim Suresi, ayet 5.)
Hafsa’nın
(ki Ömer b. Hattab’ın kızıdır) yanına geldiğinde, Hafsa ona bal şerbeti
içirmiş, bu yüzden Muhammed onun odasında biraz fazlaca kalmaya başlamış.
Bu iş birkaç gün böyle devam edince Ayşe kıskançlığa kapılıp işkillenir
ve Hadıra adındaki cariyesine: “Resullullah Hafsa’nın odasına girdiği vakit
sen de gir. Bak ne yapıyor? Bana haber ver?” der. Cariye Hadıra, ertesi
gün olan bitenleri görüp Ayşe’ye haber verir; bunun üzerine Ayşe, Muhammed’in
diğer eşleriyle birlikte Muhammed’e bir oyun oynamak ister. Ve onlara şöyle
der: “Resullullah yanınıza geldiği zaman kendisine: ‘Sende magafir kokusu
duyuyorum’ deyiniz.’ der.”
fena bir koku bulunmasından hoşlanmazmış. Ve işte, eşlerinin yanına girdiğinde
, onların: “Sende magafir kokusu duyuyorum” demelerinden rahatsız olmuş.
Ve hele Ayşe’nin odasında vee onunla cinsi münasebette bulunurken ondan:
bir daha ağzıma koymam” der. Ne var ki Tanrı buna razı olmaz. Yani Muhammed’in,
sırf Ayşe’yi ve diğer eşlerini hoşnut etmek için bal şerbeti içmekten vazgeçmesini
istemez ve hemen şu ayeti indirir:
1.)
ve şöyle der: “Ne bilirsiniz? Eğer (o) sizi tatlik edecek (boşayacak) olursa,
Rabbi belki size bedel ona daha hayırlı ezvaç (eşler) verir.”
şekline dönüştürür ve Tahrim Suresi’nin 5. Ayetini indirir ki, biraz önce
belirttiğimiz gibi şöyledir:
Tahrim Suresi, ayet 5.) (20)
olarak iş görmüştür. Örneğin Tirmizi gibi kaynaklar, Kur’an’daki pek çok
ayetin Ömer’in uyarısına uygun olarak indiğini söylerler ve İbn-i Ömer’in
şu sözlerini anımsatırlar:
nazil olmuş olmasın.” (21)
şeklinde girmemiş olsun.”
darlığı nedeniyle bunları burada değil, Muhammed’in Tanrı Anlayışı adlı
kitabımda ele alacağım. Fakat burada kısaca belirtmek isterim ki, Tanrı
sözleri olarak tanıtılan kitap, bütün bunlardan başka, önemli sayılması
gereken birçok yanlışı da içermektedir. Örneğin İsa’nın anası Meryem ile,
Musa ve Harun’un kızkardeşleri olan Meryem birbirleriyle karıştırılmış
ve sanki aynı kişiymiş gibi tanıtılmıştır; oysa bu iki Meryem’in 1700 yıl
arayla yaşadıkları kabul edilir. Yine bunun gibi Acem hükümdarlarından
Ahaşveroş’un veziri olan Haman, Mısır Firavunlarından birinin veziri olarak
tanıtılmıştır. Öte yandan Ay, Güneş’in uydusu ve dolayısıyla Güneş’e nazaran
ikinci derecede bir değeri olduğu halde, Kur’an’da “münir” (nurlandırıcı)
yani güneşe üstün gösterilmiştir. (22)
Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi, c.4, s.69 vd.; İmam Nevevi, age .,
c.3,s.464 vd.
c.2,s.1661 vd.
398.
Başkanlığı Yayınları, c.2, s.346 vd.,Hadis No:261.