Kültürel Hegemonya ve Diyanet: Türkiye’de İdeolojik Devlet Cihazlarının Yeniden Üretimi

Can Taylan Tapar
Kültürel Hegemonya ve Diyanet Türkiye'de İdeolojik Devlet Cihazlarının Yeniden Üretimi

Türkiye’de son yıllarda toplumsal yaşamın her gözeneğine sinen, eğitimden hukuka, gündelik yaşam pratiklerinden kurumsal işleyişe kadar her alanı kuşatan dinileşme süreci, sıradan bir muhafazakârlık yükselişi ya da masum bir inanç yaygınlaşması değildir. Saray rejiminin koruması ve teşvikiyle hareket eden Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devasa bütçesi, kadroları ve toplumsal müdahale yetkileriyle kamusal alanın merkezine yerleştirilmesi, Bonapartist faşizan rejimin hayatta kalma stratejisinin yapısal bir gerekliliğidir.

Bu kurumsal kuşatma karşısında seküler yaşam biçimini savunanların, bilimsel eğitimi talep edenlerin ya da ateistlerin TCK 216 (Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama) kıskacıyla sistematik olarak kriminalize edilmesi, yargısal bir refleks değil; rejimin rıza ve baskı mekanizmalarının diyalektik bir ortaklığıdır.

Althusserci Bir Okuma: Devletin En Ayrıcalıklı İdeolojik Aygıtı

Fransız Marksist düşünür Louis Althusser, devletin egemenliğini sürdürebilmek için iki temel mekanizmaya ihtiyaç duyduğunu belirtir: Devletin Baskı Aygıtları (ordu, polis, mahkemeler) ve Devletin İdeolojik Aygıtları (okul, aile, din, medya). Baskı aygıtları şiddet ve zor yoluyla işlerken, ideolojik aygıtlar rıza ve ideolojik boyun eğdirme temelinde çalışır.

Saray rejimi, neoliberal sömürüyü derinleştirdiği ve emekçi kitleleri açlık sınırının altına ittiği ölçüde, çıplak zora dayalı baskı aygıtlarını (polis ve partizan yargı) en vahşi biçimde kullanmaktadır. Ancak sadece zor kullanarak bir toplumu sürdürülebilir kılmak imkansızdır; kitlelerin zihinsel olarak da felç edilmesi gerekir. İşte bu noktada Diyanet, rejimin en işlevsel ve en ayrıcalıklı İdeolojik Devlet Aygıtı olarak devreye sokulmuştur. Diyanet; okullara sızan ÇEDES ve benzeri projelerle eğitimi gericileştirirken, cuma hutbeleriyle siyasal iktidarın politikalarını kutsallaştırmakta, toplumsal rızanın tükendiği yerde sahte bir manevi rıza imal etmektedir.

TCK 216: Teokratik Tahakkümün ve İnançsızlığı Cezalandırmanın Hukuki Sopası

Hukukun burjuva demokrasilerindeki asgari tarafsızlık iddiası bile Türkiye’deki Saray rejiminde tamamen tasfiye edilmiştir. Bunun en çıplak uygulandığı alanlardan biri, TCK 216. maddenin tersyüz edilerek kullanılmasıdır. Özü itibariyle azınlıkta olanı, zayıf olanı çoğunluğun nefretinden korumak için tasarlanan bu madde; rejim elinde çoğunluğun din kisvesi altındaki tahakkümünü koruyan, sekülerizmi, felsefi inançsızlığı ve ateizmi cezalandıran totaliter bir silaha dönüştürülmüştür.

Bugün Türkiye’de egemen dini dogmaları bilimsel temelde eleştirmek, diyanetin gerici açıklamalarına karşı çıkmak ya da ateist bir dünya görüşünü kamusal alanda savunmak, doğrudan “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” suçlamasıyla, şafak operasyonlarına ve tutuklamalara gerekçe yapılmaktadır. Rejim, bu adli terör vasıtasıyla seküler kesimi ve inançsızları toplumsal alanın dışına sürmeyi, onları “potansiyel suçlu” ilan ederek seslerini kısmayı hedeflemektedir. Bu, burjuva hukukunun bile asgari sınırlarını aşan, teokratik bir devlet aygıtının inşasına hizmet eden açık bir siyasal tasfiye pratiğidir.

Ekonomik Yıkımın Örtüsü Olarak “Kutsal Sabır” İdeolojisi

Marksizmin en temel tezi, altyapıdaki (ekonomik üretim ilişkileri) krizlerin ve çelişkilerin, üstyapı (ideoloji, din, hukuk) aracılığıyla gizlenmeye çalışıldığıdır. Türkiye, tarihinin en derin ekonomik çöküşünü, hiperenflasyonunu ve sınıfsal kutuplaşmasını yaşarken; Diyanet eliyle üretilen dini söylem bu çöküşün ideolojik paratoneridir.

Hutbelerde sürekli işlenen “sabır”, “şükür” ve “fakirliğin fazileti” temaları, kitlelerin maruz kaldığı ağır sömürüyü kader planına havale ederek sınıfsal bilincin uyanmasını engelleme girişimidir. İşçiler fabrikalarda, madenlerde iş cinayetlerinde can verirken ya da açlık sınırının altında yaşam mücadelesi verirken; Diyanet, egemen sermaye sınıfının çıkarlarını korumak adına bu yoksulluğu metafizik bir lütufla taçlandırmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla, sekülerizme ve ateizme yönelik saldırıların dozu, ekonomik krizin derinleşme hızıyla doğrudan orantılıdır. Rejim, sınıfsal öfkenin patlamasını önlemek için din afyonunun dozunu sürekli artırmak zorundadır.

Sonuç: Din Muhafızlığı Altında Faşizmin Tahkimi

Son tahlilde, Diyanet’in toplumsal hayatı esir alma hamleleri ve yargının bu hamleleri eleştirenleri TCK 216 ile ezme pratiği, basit bir kültürel tercih ya da inanç hassasiyeti değildir. Bu durum, faşizmin kurumsallaşma sürecinde ideolojik ve baskıcı aygıtların kusursuz bir uyumla çalıştırılmasıdır. Din, rejimin suçlarını örten kılıf; yargı ise o kılıfa dokunanları kesen kılıçtır.

Dolayısıyla bu gerici kuşatmayı sadece bir “yaşam tarzı mücadelesi” olarak görmeyi reddetmek, karşı karşıya olduğumuz sınıfsal gerçeği kavramanın ilk adımıdır. Diyanet eksenli bu teokratik tahakküm, doğrudan doğruya işçi sınıfının, ezilenlerin ve seküler toplumsal kesimlerin köleleştirilmesi projesidir. Bizler, Saray rejiminin bu ideolojik barikatını yıkmak istiyorsak; onun arkasındaki sınıfsal sömürü çarkını deşifre etmek ve özgür, bilimsel, sömürüsüz bir dünyayı bugünden ödünsüzce savunmak zorundayız.