Belediyelerde İki Kıskaç: Yargısal Tasfiye ve Şantaj Kıskacında Yerel Yönetimler

Can Taylan Tapar

1 Ekim sabahı Mersin’de kapıların çalınması ve 2024’te halkın yüzde 60 oyuyla seçilen Vahap Seçer’in iki ilçe belediye başkanıyla birlikte jet hızıyla tutuklanıp görevden uzaklaştırılması, münferit bir adli vaka değildir. Hemen ardından Eyüpsultan Belediye Başkanı Mithat Bülent Özmen’in tutuklanması, Ataşehir’de tutuklanan belediye başkanının yerine seçilen başkanvekilinin dahi cezaevine gönderilmesi ve Çeşme’ye uzanan gözaltı dalgası; Saray rejiminin 31 Mart yenilgisini hazmedemeyişinin vardığı kurumsal faşizm aşamasını göstermektedir.

Aynı haftanın diğer perdesi ise 7 Ekim’de Beştepe-AKP grup toplantısı hattında sahnelendi: İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, bizzat Erdoğan’ın taktığı rozetle iktidar saflarına katıldı.

Karşı karşıya olduğumuz tablo bir tesadüf ya da olağan bir siyasal hareketlilik değildir. Bu, Bonapartist rejimin yerel yönetimleri gasp etmek için eşgüdümlü olarak işlettiği iki yönlü bir kıskaçtır: Birinci kıskaç yargı sopasıyla seçilmişleri zindanlara doldurarak alanı boşaltmakta; ikinci kıskaç ise yargı tehdidi ve şantajla teslim aldığı figürleri devşirerek o alanı doğrudan Saray oligarşisinin mülkiyetine katmaktadır.

Birinci Kıskaç: Yargı Sopası ve Siyasal Mülksüzleştirme

31 Mart 2024’ten bu yana kırka yakın belediye başkanının tutuklanması, İstanbul’dan Mersin’e, Adana’dan Bursa’ya uzanan sistematik bir siyasal mülksüzleştirme operasyonudur. Rejim, burjuva demokrasisinin en asgari kuralı olan “masumiyet karinesini” dahi tamamen ilga etmiş; tutuklamayı doğrudan bir siyasal cezalandırma ve idari el koyma aracına dönüştürmüştür.

Adana’da Zeydan Karalar örneğinde görüldüğü gibi, aylar sonra tahliye edilmesine rağmen belediye başkanının göreve iade edilmemesi, meselenin hukukla en ufak bir bağının kalmadığının tescilidir. Uygulanan mekanizma, ceza muhakemesi tedbiri değil; doğrudan halk iradesine el koyan bir idari darbedir. Yargı, Saray’ın kayyum politikasını batı metropollerinde parça parça uygulayan siyasi bir infaz aparatına dönüştürülmüştür.

İkinci Kıskaç: Soruşturma Tehdidi, Sermaye Rantı ve Rozet Şantajı

Tutuklamaların açtığı bu tahribat, kıskacın ikinci ayağı olan devşirme mekanizmasıyla tamamlanmaktadır. İzmir Büyükşehir Belediyesi hakkında İZBETON ve kentsel inşaat projeleri üzerinden yürütülen iki ayrı soruşturmanın gölgesinde, Cemil Tugay’ın Saray’a giderek Erdoğan’ın rozetini takması siyasal bir “tercih” değil; açık bir rejim dizaynıdır.

Aydın, Afyonkarahisar, Tuzla ve Çekmeköy’de yaşanan benzer geçişler, rejimin muhalif yerel yönetimleri hangi yöntemle teslim aldığını açıkça sergilemektedir: Ya tutuklanıp cezaevine gireceksin ya da Saray’a biat edip güvence satın alacaksın. Sandıkta kitlelerin iradesiyle kazanılamayan İzmir ve diğer kentler; yargı şantajı, sermaye rantının devamlılığı ve siyasal çürüme yoluyla tek adam rejiminin arka bahçesine dahil edilmektedir.

Belediye meclis aritmetiklerinin bu operasyonlarla Cumhur İttifakı lehine çevrilmesi, yerel yönetimlerin sunduğu devasa kentsel rant ve kaynakların Saray’a bağlı sermaye fraksiyonlarına (inşaat, ihale ve rant tekellerine) yeniden aktarılmasını amaçlayan sınıfsal bir gasp hamlesidir.

Yolsuzluk Retoriği: Faşizmin Meşruiyet Maskesi

Saray rejiminin bu operasyonları “yolsuzlukla mücadele” ambalajıyla sunması, faşizmin en klasik propaganda yöntemidir. Kuşkusuz kapitalist sistemin yerel yönetim mekanizmaları hiçbir zaman sütten çıkmış ak kaşık olmamış; ihale ve rant çarkları sermaye düzeninin doğası gereği işletilmiştir. Ancak iktidarın kendi yandaş belediyelerindeki, bakanlıklarındaki ve tekelci sermaye ortaklarındaki milyarlarca liralık talanı yargı zırhıyla korurken; yalnızca muhalif belediyeleri hedefe koyması adaletin değil, tasfiyenin göstergesidir.

Fon soruşturmalarında birkaç bürokratın feda edilmesi ya da dönemsel iç tasfiyeler, rejimin çürümüş yargısına tarafsızlık atfetmek için gerekçe olamaz. Otoriter bir diktatörlükte yargı, yolsuzluğu temizleyen bir organ değil; yolsuzluk dosyalarını muhalefeti terbiye etmek ve rejim içi klikleri hizaya sokmak için bir şantaj dosyası olarak masada tutan siyasi bir sopadır.

Sonuç

Türkiye’de artık sandığın, seçme ve seçilme hakkının biçimsel varlığından dahi söz etmek imkansızdır. Bir kentin iradesi sandıkta belirlenmekte, ancak o irade zindan hücrelerinde ve Saray’ın grup toplantılarında zorla lağvedilmektedir.

Bizler, bu tabloyu basit bir “partiler arası transfer” ya da teknik bir “yargı süreci” olarak okumayı reddediyoruz. Karşımızdaki süreç; ekonomik krizle sarsılan, rıza üretemeyen ve hegemonyasını kaybeden Saray faşizminin, yerel yönetimlerin kaynaklarına ve siyasal alanın bütününe el koyma savaşıdır. Bu iki yönlü kıskacı kırmak; sahte yolsuzluk retoriklerinin ardındaki sınıfsal gasbı teşhir etmekten ve halkın iradesini gaspeden bu zorbalığa karşı örgütlü bir toplumsal mücadeleyi büyütmekten geçer.