Makbul Vatandaş Olmayan Milyonlar: Türkiye’de Çoğunluk Tahakkümü ve Aidiyet Krizi

Can Taylan Tapar

Cumhuriyet’in ilanının 103. yılını doldurduğu bu günlerde Türkiye, nüfusunun çok büyük bir bölümünün kendini bu ülkeye, onun kurumlarına ve kamusal mekanına bütünüyle ait hissetmediği derin bir duygusal ve siyasal yarılmanın içinde duruyor. Bu yarılma, kendiliğinden oluşmuş bir algı yanılsaması değildir; devlet aklının yüz yılı aşkın süredir sistematik biçimde ürettiği ve son yirmi yılda tahkim ettiği “makbul vatandaş” hiyerarşisinin doğrudan sonucudur. Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt, Eylül 1930’da Ödemiş’te yaptığı konuşmada rejimin makbuliyet sınırını şu sözlerle ilan etmişti: “Öz Türk olmayanların bir tek hakkı vardır: Hizmetçi olmak, köle olmak.”

Bozkurt’un 1930’daki bu formülü, aradan geçen bir asırda biçim değiştirmiş, dili incelmiş veya dönemsel olarak gizlenmiş olabilir; ancak özü değişmemiştir. Bugün Kürtlerin, Alevilerin, gayrimüslim azınlıkların ve seküler demokratların payına düşen aidiyetsizlik, tam da bu kurucu dışlamanın ve ardından gelen çoğunluk tahakkümünün güncel bir tezahürüdür.

Bir ülkeye ait hissetmek, yalnızca o ülkenin sınırları içinde vergi vermek ya da o ülkenin pasaportunu taşımakla sınırlı bir bürokratik işlem değildir. Aidiyet, kamusal alanda eşit bir özne olarak kabul edilmekle, yasalar önünde ayrımsız korunmakla, acının ve sevincin kolektif bir ortaklıkta buluşabilmesiyle var olur. Türkiye’de egemen rejim, tam da bu ortaklığı bilerek, isteyerek ve kendi bekasını tahkim etmek uğruna imha etmiştir.

Çoğunluk Tahakkümü ve Düşman Ceza Hukuku Mekanizması

Mevcut siyasi iktidar bloku, devleti homojen bir Sünni, Türk ve itaatkar kimliğin mülkü olarak kurgulamaktadır. Bu kurgunun dışına çıkan her toplumsal kesim, hak talep eden birer eşit yurttaş olarak değil, rejim için bertaraf edilmesi gereken bir “güvenlik tehdidi” olarak görülür. Hukuk sistemi de bu tehdit algısına göre biçimlendirilmiştir. Günter Jakobs’un teorileştirdiği “düşman ceza hukuku” kavramı, Türkiye’de bir istisna değil, yönetme biçiminin temel omurgası haline gelmiştir.

Düşman ceza hukukunda kişi, yurttaş haklarına sahip bir muhatap değildir; etkisiz hale getirilmesi gereken bir tehlikedir. Kürt halkının iradesine yönelik kayyım uygulamaları bunun en somut örneğidir. 31 Mart 2024 yerel seçimlerinin hemen ardından Hakkari’de, sonrasında Esenyurt’ta, Mardin’de, Batman’da ve Halfeti’de devreye sokulan kayyım mekanizması, Kürt seçmene çok net bir mesaj vermiştir: Sandığa gidebilirsin, ancak oyunu kendi temsilcin lehine kullanamazsın; senin iraden devlet katında geçersizdir. Seçme ve seçilme hakkı elinden alınan bir halkın, o devlete ve onun kurumlarına gönüllü bir aidiyet duymasını beklemek açık bir ikiyüzlülüktür.

Aleviler açısından durum, yüzyıllık asimilasyon ve inkar politikalarının kurumsallaşması biçiminde sürmektedir. Cemevlerinin ibadethane statüsünün ısrarla tanınmaması, Aleviliğin Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesindeki bir folklorik unsura indirgenmeye çalışılması, Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle tek bir mezhebin finanse edilip diğerlerinin yok sayılması, Alevilere yönelik sistematik bir dışlamadır. Bir inanç topluluğuna ibadethanesinin ne olduğunu dikte eden bir devlet mekanizması, o topluluğa eşit yurttaş muamelesi yapmadığını her gün yeniden ilan etmektedir.

Seküler demokratlar ve aydınlanmacı kesimler için de kamusal alan hızla daraltılmıştır. Yaşam tarzına doğrudan müdahale eden içki yasakları, keyfi festival ve konser iptalleri, tarikat ve cemaatlerin Milli Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere devletin tüm kademelerine yerleştirilmesi, bu ülkenin seküler yurttaşlarında derin bir sürgün psikolojisi yaratmıştır. Kendi ülkesinde parya durumuna düşürülen milyonlarca eğitimli genç, doktor, mühendis ve akademisyen, aidiyet bağları koparıldığı için çareyi sınırların ötesinde aramak zorunda kalmıştır.

Parçalanmış Yas: Birinin Acısı, Diğerinin Zaferi

Bu aidiyetsizliğin en yıkıcı ve onarılması en güç boyutu, duygusal alanda yaşanan köklü kopuştur. Bir toplumun bir arada yaşama iradesini ayakta tutan asgari bağ, ortak bir acıda birleşebilme yetisidir. Türkiye’de ise rejimin inşa ettiği kutuplaştırma siyaseti, toplumun bir kesiminin trajedisini diğer kesimin zaferine veya sevinç kaynağına dönüştürmüştür.

2 Temmuz 1993 Sivas Katliamı’nda Madımak Oteli’nde aydınların yakılmasına sevinen veya eylemi hafifletmeye çalışan zihniyet, 28 Aralık 2011’de Roboski’de savaş uçaklarıyla katledilen 34 Kürt köylüsünün ardından suskun kalmış, hatta failleri aklamıştır. 10 Ekim 2015 Ankara Gar Katliamı’nda barış isteyen yüzü aşkın insan vahşice katledildiğinde, tribünlerde saygı duruşunu yuhalayan bir kitlesel histeri üretilmiştir. 28 Kasım 2015’te Diyarbakır’da tarihi Dört Ayaklı Minare önünde barış çağrısı yaparken katledilen Tahir Elçi’nin ardından sergilenen cezasızlık politikası, bu ülkenin bazı yurttaşlarının can güvenliğinin dahi devletin koruması altında olmadığını kanıtlamıştır.

Ben bu tabloya baktığımda, yalnızca siyasi bir çatışma değil, bilinçli biçimde organize edilmiş ahlaki bir çürüme görüyorum. Bir Kürt çocuğunun, bir Alevi gencinin ya da Gezi Parkı eylemleri sırasında polis şiddetiyle öldürülen Berkin Elvan’ın annesinin yuhalatıldığı bir ülkede, ortak bir ulusal aidiyetten söz edilemez. Devlet, kendi makbul görmediği kurbanların yasını dahi suç saymakta; buna karşılık egemen kimliğin şiddetini meşrulaştırmaktadır. Yasın bile millileştirildiği ve mezhepleştirildiği bir coğrafyada, dışlananların duyduğu his aidiyet değil, ancak derin bir tecrit ve güvensizlik olabilir.

Peki Bu Durumdan Kim Kazançlı Çıkıyor?

Bu düşmanlaştırma siyasetinden, emekçilerin ortak sınıfsal çıkarları etrafında birleşmesini engelleyerek sömürü düzenini ve rant dağıtımını sürdüren sermaye çevreleri ile onların siyasi temsilcileri kazanıyor.

Meseleye tarihsel materyalist bir pencereden baktığımızda, bu çoğunluk tahakkümünün ve kimlik temelli kutuplaştırmanın tesadüfi olmadığını görürüz. Toplumsal çelişkilerin üstünü örtmenin en elverişli yolu, emekçi kitleleri etnik ve mezhepsel fay hatları boyunca bölmektir. Bir Türk işçisi ile bir Kürt işçisi, bir Sünni emekçi ile bir Alevi emekçi, asgari ücretin açlık sınırının altına düştüğü, iş cinayetlerinin sıradanlaştığı bir sömürü düzeninde aynı fabrikada yan yana çalışmaktadır. Ancak iktidar, şovenizmi ve mezhepçiliği sürekli körükleyerek bu sınıfsal ortaklığın bilince çıkmasını engeller.

Devlet eliyle beslenen milliyetçi hezeyan, Türk emekçisine yoksulluğunu unutturmak için “birlik ve beka” masalları anlatırken; Kürt, Alevi ve seküler kesimleri sürekli bir tehdit unsuru olarak hedefe koyar. Böylece sermaye sınıfı, hiçbir kitlesel itirazla karşılaşmadan artı-değere el koymaya devam eder. Bölünmüş, birbirinin acısına sevinir hale getirilmiş, ortak bir kamusal ufku kaybetmiş bir toplum, otoriter kapitalizmin en ideal çalışma zeminidir.

Biçimsel Eşitlik Masalı ve Karşı Argümanın Çöküşü

İktidar çevreleri ve onların resmi ideologları, aidiyet krizine dair getirilen bu eleştirilere karşı genellikle biçimsel eşitlik argümanına sığınırlar. Anayasa’nın 66. maddesinde yer alan “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” hükmünü hatırlatır, sandığın herkesin önüne eşit biçimde konulduğunu, etnik veya dini kökeni ne olursa olsun herkesin bürokraside yükselebileceğini, hatta cumhurbaşkanı dahi olabileceğini savunurlar.

Bu savunma, gerçeğin üzerini örten ideolojik bir yanılsamadan ibarettir. Çünkü söz konusu “eşitlik”, ancak ve ancak kişinin kendi kimliğini, dilini, inancını ve eleştirel aklını kapıda bırakıp egemen kimliğe biat etmesi koşuluyla geçerlidir. Bir Kürt, Kürt olduğunu unuttuğu ve bunu kamusal bir hak olarak talep etmediği sürece bakan olabilir; bir Alevi, Cemevi hakkından vazgeçtiği ölçüde bürokraside yer bulabilir; bir seküler, itiraz etmediği sürece piyasa çarkları içinde varlığını sürdürebilir. Ancak kendi özgünlüğüyle, eşit ve kurucu bir özne olarak var olmak istediği anda karşısına cezaevleri, mahkemeler, polis copu ve linç kültürü dikilir. Biçimsel hukukun tanıdığı hakların, somut siyasal pratik tarafından her gün gasbedildiği bir rejimde eşitlik değil, ancak zecri bir asimilasyon ve tahakküm vardır.

Sentez: Eşit Yurttaşlık, Demokrasi ve Laiklik Olmadan Birlikte Yaşanamaz

Bizler, bu ülkenin tüm emekçilerinin, ezilenlerinin ve dışlananlarının eşit, özgür ve barış içinde yaşayacağı bir geleceği savunuyoruz. Bu gelecek, egemen çoğunluğun lütfuna dayalı bir hoşgörü kırıntısıyla değil; ancak radikal bir eşit yurttaşlık, gerçek bir laiklik ve sömürüsüz bir toplumsal düzen mücadelesiyle kurulabilir.

Makbul vatandaş olmayı reddeden milyonların aidiyet krizi, bu toprakların kaderi değildir; bu kriz, kendi bekasını halkın bölünmüşlüğünde arayan sermaye iktidarının ve onun ceberut devlet aygıtının eseridir. Çözüm, farklılıkları inkar eden sahte bir milli birlik söyleminde değil, ezilenlerin sınıfsal ve demokratik hakları temelinde kuracağı ortak mücadele zeminindedir.

Kürtlerin iradesinin tanınmadığı, Alevilerin inancının inkar edildiği, seküler yaşamın boğulduğu ve acıların bile kamplara ayrıldığı bir coğrafyada gerçek bir cumhuriyet var olamaz; cumhuriyet, ancak makbul vatandaş kalıplarını yıkan eşit ve özgür bireylerin eseri olduğunda anlam kazanır.