Türkiye’de son dönemde sanatçı, medya mensubu ve popüler kültür figürlerine yönelik uyuşturucu soruşturmaları adı altında yürütülen kitlesel gözaltı dalgaları, teknik birer ceza hukuku pratiği olmanın çok ötesindedir. 16 Temmuz 2026 tarihinde Sıla Gençoğlu, Fatih Aksoy ve İlyas Yalçıntaş gibi kamuoyunun yakından tanıdığı isimlerin apar topar gözaltına alınması, Saray rejiminin içine düştüğü derin ekonomik ve siyasal meşruiyet krizini perdelemek için devreye soktuğu yapısal bir devlet hamlesidir.
Bu tür operasyonları liberal hukukun “tarafsızlık” yanılsamasıyla veya basit birer uyuşturucuyla mücadele senaryosuyla açıklamak, faşizmin kurumsallaşma mantığını kavrayamamak demektir. Ortada gizli bir komplo ya da niyet arayışı yoktur; ortada, krizdeki bir diktatörlüğün ayakta kalmak için ürettiği aşikar siyasal sonuçlar ve somut devlet pratikleri vardır.
Gösterimsel Kolluk: Rıza Üretemeyen Devletin Şiddet Estetiği
Saray rejimi, neoliberal kapitalizmin tıkanması ve derinleşen ekonomik çöküş nedeniyle kitleler üzerindeki rıza üretim yeteneğini tamamen kaybetmiştir. Geniş emekçi kitlelere refah, güvence veya gelecek sunamayan rejim, tahakkümünü sürdürmek için zor aygıtlarını ve şiddet tekelini estetize ederek sunmak zorundadır.
Siyaset literatüründe “performative policing” (gösterimsel kolluk) olarak adlandırılan bu pratik, faşizan rejimlerin karakteristiğidir. Amaç suçla mücadele etmek değil, suç algısı üzerinden “devletin kudretini” ve “mutlak kontrolü” kitlelerin gözüne sokmaktır. Rejim, kamusal alanda yarattığı bu yapay güç gösterisiyle, aslında kurumsal olarak çürüyen ve çözülen devlet aygıtının “hala işlediği” illüzyonunu üretmektedir.
Siyasal Dikkat Yönetimi ve Sınıfsal Öfkenin Saptırılması
Kamuoyunun kolektif dikkat kapasitesi sınırlıdır ve rejim bu sınırı bir “agenda setting” (gündem belirleme) silahı olarak kullanmaktadır. Televizyonların, haber sitelerinin ve dijital medyanın günlerce ünlü isimlerin gözaltı görüntüleriyle meşgul edilmesi, halkın canını yakan gerçek gündemin üzerini örten ideolojik bir sistir.
Enflasyon, derin yoksulluk, işsizlik ve rejimin kendi eliyle yarattığı anayasal yıkım tartışmaları bu sayede görünmez kılınır. Ancak bu operasyonların asıl işlevi sadece gündem değiştirmek değil, biriken sınıfsal öfkeyi saptırmaktır. Antonio Gramsci’nin vurguladığı kültürel hegemonya mekanizmaları burada tam kapasite çalıştırılır. Popüler kültür figürleri uyuşturucu ve “ahlaki çöküş” imgeleriyle hedef tahtasına oturtularak, kitlelere şu gerici anlatı şırınga edilir: “Yoksulluğunuzun sebebi rejim değil, modern yaşamın getirdiği ahlaki yozlaşmadır.”
Böylece, sömürü düzenine yönelmesi gereken haklı toplumsal öfke, rejim tarafından inşa edilen kültürel günah keçilerine yönlendirilir ve sistem içi gaz sıkışması engellenir.
Çürüyen Yargının Vitrin Arayışı ve Siyasal Tasfiyeler
Bugün Türkiye’de yargının bağımsızlığını yitirdiği, iktidarın doğrudan muhalefeti ezmek için kullandığı bir sopa haline geldiği tartışmasız bir olgudur. Cumhuriyet Halk Partili belediyelere yönelik sistematik kayyum operasyonları, muhalif belediye başkanları üzerindeki yargısal kuşatma ve en somut haliyle Ekrem İmamoğlu’na yönelik yürütülen siyasal tasfiye süreçleri, hukukun bir intikam ve rekabet aracına dönüştüğünün en çıplak kanıtlarıdır.
Yargının bu derece partizanlaşması ve Saray’ın noterliğine indirgenmesi, rejim açısından ciddi bir hegemonya krizi yaratmıştır. Toplum nezdinde adalete olan inancın sıfırlanması, devletin çıplak bir zor mekanizmasına dönüşmesi riskini doğurur. İşte bu noktada, ünlülere yönelik yapılan yüksek görünürlüklü “steril” operasyonlar, rejim yargısına bir meşruiyet makyajı yapma çabasıdır. Rejim, “Bakın, biz sadece siyasi muhalifleri değil, toplumun ayrıcalıklı ve popüler kesimlerini de soruşturuyoruz, hukuk herkese işliyor” algısı yaratarak, çürüyen yargı mekanizmasını yeniden üretmeye çalışmaktadır.
Sonuç: Faşizmin Hukuk Tiyatrosu
Son tahlilde, ünlülere yönelik bu operasyonlar ceza adaletinin değil, faşizmin hukuk tiyatrosunun birer sahnesidir. Kişilerin lekelenmeme hakkının, masumiyet karinesinin ve özel hayatın gizliliğinin bizzat devlet eliyle havuz medyasına servis edilerek çiğnenmesi, burjuva hukukunun asgari normlarının bile artık bu rejim için bir ayak bağı olduğunu göstermektedir. Ceza adaleti, bir yargılama süreci olmaktan çıkmış, kitleleri hizaya getiren bir teşhir ve ibret mekanizmasına dönüşmüştür.
Marksistlerin görevi, rejimin bu aparatlarını teşhir etmek ve faşizmin yarattığı illüzyon perdelerini yırtmaktır. Toplumların devlete ve hukuka duyduğu güven, ekranlarda sergilenen kelepçeli şovlardan değil; adil, eşit ve sınıfsız bir sömürüsüzlük düzeninden doğar. Saray rejimi ise bu düzene düşman olduğu ölçüde, kendi sonunu gizlemek için daha çok tiyatro oynamak zorundadır.
