İçinde bulunduğumuz 2020 yılının ilk günlerinde, küresel kapitalizmin vadettiği o “çatışmasız ve ideolojiler üstü” dünya tahayyülünün büyük bir gürültüyle çöktüğüne tanıklık ediyoruz. Bir yanda Avustralya’da haftalardır kıtayı cehenneme çeviren ve ekolojik krizin ulaştığı dehşetengiz boyutu gösteren orman yangınları; diğer yanda Şili’den Lübnan’a, Fransa’nın sarı yeleklilerinden Irak sokaklarına kadar taşan, neoliberal politikalara karşı yükselen devasa kitle hareketleri. Tarih bitmedi, aksine tüm yakıcılığıyla geri döndü. Tam da bu kriz anında, dünyayı salt söylemler, kimlikler veya kültürel kodlar üzerinden okuyan post-modern paradigmanın iflas bayrağını çektiğini görüyoruz. Fikirlerin, krizlerin ve toplumsal altüst oluşların kökenini anlamak için gerçeğin ayaklarını yeniden yere basmak zorundayız. Tarihsel materyalizm, yirmi birinci yüzyılın bu eşiğinde, tozlu raflardan indirilip ezberci bir dogma olarak değil; yaşayan, nefes alan ve toplumsal anatomiyi deşifre eden bir neşter olarak yeniden tartışılmalıdır.
Post-Modern İllüzyon ve Gerçeğin İntikamı
Geçtiğimiz otuz yıl boyunca akademi, medya ve entelektüel çevreler, maddi gerçekliği unutturan ve “büyük anlatıların” (başta Marksizm olmak üzere) modasının geçtiğini vaaz eden bir rüzgarın etkisindeydi. Sınıf mücadelesinin yerini parçalı kimlik siyasetleri, üretim ilişkilerinin yerini ise tüketim alışkanlıkları ve dil oyunları aldı. Bu yaklaşıma göre “gerçeklik” diye bir şey yoktu; sadece farklı algılar, söylemler ve kültürel inşalar vardı. Bu felsefi rölativizm (görecelilik), kapitalizmin sömürü çarklarını, esnekleşme adı altında kurumsallaşan küresel güvencesizliği görünmez kılan kusursuz bir ideolojik sis perdesi işlevi gördü.
Ancak yanan bir ormanı, kemer sıkma politikaları yüzünden ödenemeyen bir elektrik faturasını veya bir iş cinayetinde parçalanan bir bedeni “söylemsel bir kurgu” olarak açıklayamazsınız. Gerçek, inatçıdır. Materyalizm bize tam da bunu hatırlatır: Fikirler, inançlar, devlet biçimleri ve hukuk sistemleri gökten zembille inmez; insanların maddi hayatlarını nasıl ürettiklerine ve bölüştüklerine kopmaz bağlarla bağlıdır. İklim krizini (kapitalizmin doğa ile kurduğu metabolik yarılmayı) veya bugün Silikon Vadisi merkezli dijital platformlar üzerinden inşa edilen yeni nesil taşeronluğu salt bir “politika hatası” veya “kötü niyet” olarak göremeyiz. Bunlar doğrudan üretim biçiminin, kar hırsının ve mülkiyet ilişkilerinin maddi sonuçlarıdır.
İndirgemecilik Suçlaması ve Diyalektiğin Gücü
Tarihsel materyalizme yöneltilen en yaygın ve belki de en sığ eleştiri, onun her şeyi ekonomiye indirgediği (ekonomik determinizm) yönündedir. Bu eleştiri, Marksizmin karikatürize edilmiş, kaba bir versiyonuna saldırmaktan ibarettir. Oysa gerçek bir materyalist analiz; devleti, hukuku, kültürü veya dini sadece ekonominin edilgen, iradesiz birer kuklası olarak görmez. Altyapı (ekonomi) ile üstyapı (siyaset, hukuk, ideoloji) arasındaki ilişki mekanik değil, diyalektiktir.
Hukuk ne sınıfsal ilişkilerden tamamen bağımsız, göklerde süzülen tarafsız bir adalet terazisidir; ne de sadece egemen sınıfın elinde tuttuğu basit bir sopadır. Hukuk aynı zamanda sınıf mücadelelerinin yürütüldüğü, kazanımların tescillendiği veya kaybedildiği canlı bir savaş alanıdır. Yapı ile özne arasındaki bu gerilimli ilişkiyi kuramayan her analiz, ya komplo teorilerine (dünyayı beş ailenin yönettiği hezeyanlarına) ya da saf bir idealizme (her şeyin liderlerin karakteriyle ilgili olduğu yanılgısına) düşmeye mahkumdur. Bizler biliyoruz ki insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar; ancak bunu kendi seçtikleri, keyfi koşullarda değil, geçmişten devraldıkları maddi koşullar altında yaparlar.
Türkiye Pratiği: Faşizmin Kurumsallaşması ve Ekonomi-Politik
Bu yöntemi somutlamak adına Türkiye’nin güncel politik atmosferine bakmak ufuk açıcı olacaktır. Bugün Türkiye’de şahit olduğumuz tek adam sistemini, yasamanın felç edilmesini ve yargının doğrudan bir cezalandırma aygıtına dönüşmesini yalnızca Erdoğan’ın bireysel niyetleri, siyasi ajandası veya muhafazakar bir ahlakın dayatılması üzerinden okumak resmi eksik görmektir. Kuşkusuz siyasal İslamcı ideolojinin ve Erdoğan’ın pragmatist manevralarının bu süreçte belirleyici bir rolü vardır. Ancak bu rejim; aynı zamanda inşaat rantına, ucuz-örgütsüz emeğe, doğanın fütursuzca talan edilmesine ve uluslararası sermaye ile kurulan bağımlılık ilişkilerine dayanan spesifik bir sermaye birikim modelinin bekçisidir.
Bu süreç, söz konusu rant ve sömürü çarkının, burjuva demokrasisinin asgari kurallarıyla (hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı, denetim mekanizmaları) dahi sürdürülemeyecek hale gelmesinin bir sonucudur. İktidar blokunun yargıyı siyasallaştırması veya kamu kaynaklarını yandaş sermayeye aktarırken Sayıştay denetimini işlevsizleştirmesi, bu maddi altyapının korunması için zorunlu olan üstyapısal hamlelerdir. Dolayısıyla, yaşanan çürümeyi ve hukuksuzluğu isim vererek ifşa ederken, arkasında işleyen bu muazzam mülkiyet ve sınıf transferini gözden kaçırmak, eleştiriyi kötürüm bırakmak demektir.
Kimlik ve Sınıf: Sahte İkilikleri Aşmak
Bugünün entelektüel tartışmalarında materyalizmi savunmak; ekoloji, toplumsal cinsiyet veya ezilen kimliklerin mücadelelerini küçümsemek veya onları “ikincil çelişki” diyerek ertelemek anlamına gelmez. Tam tersine, bu sorunların kökenindeki maddi temelleri açığa çıkararak, onları sistem içi bir “tanınma/kimlik” mücadelesinden kurtarıp, sistem karşıtı bir kurtuluş mücadelesine dönüştürmektir.
Kadın emeğinin ev içindeki görünmezliğini ve çifte sömürüsünü, patriyarka ile kapitalizmin tarihsel ittifakından bağımsız açıklayabilir miyiz? Veya ırkçılığı, ucuz göçmen emeği üzerinden yaratılan devasa artı-değer mekanizmasını görmezden gelerek sadece “kötü bir kültürel önyargı” olarak nitelendirebilir miyiz? Tarihsel materyalizm bize, birbirinden yalıtılmış gibi görünen bu farklı tahakküm mekanizmalarının, sistemin ekonomi-politiğinde nasıl ustaca düğümlendiğini ve birbirini nasıl yeniden ürettiğini gösterir. Gerçekliği “özgürlük-baskı” gibi basit ikiliklere indirgemeden, meselelerin arkasındaki güç ve üretim ilişkilerini görünür kılar.
Yıkıcı Eleştiriden Kurucu Akla
2020’li yıllara adım atarken önümüzdeki tablo nettir: Ya mevcut çelişkiler toplumu daha derin bir barbarlığa ve otoriterleşmeye sürükleyecek ya da insanlık aklı, kendi ürettiği bu maddi zincirleri kırmak için yeni bir toplumsal düzen inşa edecektir.
Sadece öfke üreterek, popülist sloganlar atarak veya iktidarın çelişkilerini teşhir etmekle yetinerek bu gidişatı durduramayız. Yıkıcı eleştirimizi, neyin kurulması gerektiğine dair kurucu bir perspektifle tamamlamak zorundayız. Materyalizmi yeniden tartışmak, dogmatik inanç sistemlerine sığınmak değil; toplumu çözümleyen, niyetlere değil ilişki ağlarına bakan bilimsel bir disiplini kuşanmaktır. Zira, Marx’ın o ünlü tezinde de belirttiği gibi, mesele sadece dünyayı anlamak veya yorumlamak değil, onu değiştirmektir. Ancak, maddi temellerini, sınıfsal dinamiklerini ve tarihsel sınırlarını kavramadığınız bir dünyayı asla değiştiremezsiniz.
