Kur’an’ın “Tanrı Sözleri” Olarak Bütün İnsanlara Gönderildiği, Bu Nedenle “Kutsal” ve “Mucizevi” Bir Kitap Sayılması Gerektiği Konusundaki İddiaların Eleştirisi
Kur’an’ı eleştirme işine girişirken, her şeyden önce bu kitabın kimlere hitap ettiği, hitap edenin kim olduğu (yani çıkış kaynağı) konularıyla ilgili bazı sorunları kısaca ele almakta yarar var. Şu bakımdan ki, İslamcılar, Kur’an’ın Tanrı tarafından bütün insanlara gönderilen bir kitap olduğunu öne sürerler. Oysa, Kur’an’ı incelemeye başladığımız an, kendimizi, kitabın “Tanrı yapısı mı?” yoksa “insan yapısı mı?” olduğu ya da“Araplara mı?” yoksa “bütün insanlara mı?” uygulanması gerektiği sorularıyla karşı karşıya buluruz.
Gerçekten de, şeriatçıların, genel olarak saplı bulundukları inanç şudur ki, Kur’an, Tanrı’nın ağzından çıkma sözlerdir ve sadece Araplara değil, bütün insanlara gönderilmiştir! Bu inanca öylesine saplanmışlardır ki, Kur’an’ın “Mekke ve çevresindekilere” gönderilmiş olduğunu bildiren ayeti de (Enam Suresi, ayet 92) (1)(2) bu doğrultuda yorumlarlar ve şöyle konuşurlar:
“Mekke şehri İslam dünyasının manevi merkezidir. Onun çevresi de bütün dünyadır. (Muhammed) bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamber olup, ona gönderilen Kur’an’da bütün insanlığa hitap etmektedir.
Dipnotlar:
1) Enam Suresi’nin 92. ayetinde şu yazılıdır: “Bu indirdiğimi?, kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkellileri ve etrafındakileri uyaran mübarek kitaptır…”
2) Bu konuda Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınlan olarak hazırlanan Kur’an’ın, Enam Suresi’nin 92. ayetiyle ilgili yoruma bakınız.
Kuşkusuz ki, bu tür inançta olanlar, eğer bu şekilde düşünerek rahatlıyorlarsa, onları kendi inançları doğrultusunda bırakmak gerekir. Fakat, bu demek değildir ki, bu tür inançlar eleştirilemez. Kur’an’ı, ne Tanrı’nın ağzından çıkma sözler ne de tüm insanlara gönderilmiş bir kitap olarak kabul etmeyenlerin de rahatlayabilecekleri bir ortamı oluşturmak gerekir ki, bu da eleştiri yoluna olasılık tanımakla mümkündür. Daha başka bir deyimle, Kur’an’ın, Tanrı sözleri olduğuna inanmak nasıl kişisel bir hak olabiliyorsa, bunun aksini savunmak da o derece bir haktır. Bu böyle olunca, kişilerin bu hakka sahip olarak Kur’an’ın gökten inme değil, insan yapısı olup, esas itibariyle Muhammed tarafından Arap ümmeti için hazırlanmış bir kitap olduğunu söylemeleri, bu kitabi şeklen ve içeriği itibariyle eleştirmeleri kadar doğal bir şey yoktur. Böyle bir eleştiriye girişenler şunu belirtmek zorunda kalacaklardır ki, Muhammed, ilk başlarda kendisini Araplara gönderilmiş bir “peygamber” olarak ve Kur’an’ı da Arap ümmetine hitaben indirilmiş kitap olarak göstermiş; daha sonra (özellikle Medine’ye geçtikten sonra) giderek güçlenmekle, gerek kendisini, gerekse Kur’an’ı, Araptan başka kavimlere (örneğin, Yahudilere ve Hıristiyanlara) ve nihayet tüm insanlara da gönderilmiş gibi tanıtmıştır. Kur’an’ı inceleme yoluyla bunu ortaya koyarlarken, bir de Kur’an’ın gerek şekil, gerekse içeriği bakımından eleştirisini yapacaklardır. Aşağıdaki sayfalarda bu konular, özet olarak ele alınmıştır.
I) Kur’an’ın, Tanrı Katındaki “Levh-i Mahfuz”da Saklı Bulunduğu Konusunda
İslamcılara göre Kur’an, Tanrı katındaki Levh-i Mahfuzda (Ana Kitap’ta) bulunmaktadır. Çünkü, bunun böyle olduğunu Tanrı, “Şüphesiz, ki o (Kur’an), bizini katımızda mevcut… bir kitaptır” (Zuhruf Suresi, ayet 4) ya da “Ey Muhammed! Doğrusu.sana vahyedilen bu kitap, Levh-i Mahfuz’da sabit şanlı bir Kur’an’dır” (Büruc Suresi, ayet 21-22) şeklindeki ayetleriyle bildirmiştir. Yine İslamcılara göre Tanrı, Yahudilere ve Hıristiyanlara, kendi içlerinden peygamberler seçmiş, kendi dillerinde olmak üzere kitaplar (Tevrat, İncil) göndermiş olmakla beraber, Araplar arasından Muhammed’i en son ve geçmiş peygamberlerin en üstünü olarak göndermiş, Kur’an’da bütün kitapların üstünde “Arabi” bir hüküm kitabı olmak üzere indirmiştir. Daha başka bir deyimle Kur’an, kendisinden önceki kitapları (Tevrat ile İncil’i) doğrulamakla beraber, onlardaki eksiklikleri ya da yanlışları gidermiştir.- Örneğin, Enam Suresi’nde şöyle yazılıdır: “Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkelileri ve çevresindekileri avaran mübarek kitaptır…” (Enam Suresi, ayet 92). Bir diğer ayet de şöyledir: “Ey Muhammed! Böylece şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarman… için sana Arapça okunan bir kitap vahyettik…” (Şura Suresi, ayet 7).
Hemen belirtelim ki, bu ayetlerde geçen sözcük esas itibariyle “ümm-ül-kura”dır ki (Mekke şehri), “ana şehir” ya da “şehirlerin anası” anlamındadır. Görülüyor ki, Tanrı, Kur’an’ı bütün insanlara değil, Mekkelilere (ve çevresindekilere) “Arapça” bir kitap olarak göndermiştir. Her ne kadar yorumculardan çoğu Mekke şehrinin “İslam dünyasının manevi merkezi” (“Bütün İslamiyetin cihanşümul ruhani merkezi”), çevresinin de bütün dünya olduğunu ve bu itibarla Kur’an’ın bütün insanlara gönderilmiş bir kitap sayıldığını söylerlerse de, yalandır. Çünkü, bir kere“Mekke” sözcüğü Arapça bile değil, yabancı kökenli bir sözcüktür. Tevrat’ta da “Mekke” sözcüğü geçmez. Üstelik de Kur’an’ın Mekke ve çevresindekilere gönderildiğini bildiren ayetler, birazdan göreceğimiz gibi, bütün insanların değil, özellikle Mekkelilerin ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla gönderilmiş olduğuna dair hükümleri kapsamaktadır.
Öte yandan Mekke’ye atfolunan kutsallık, Tanrı’nın “yeminlerine” ya da birtakım dinsel menkıbelere dayatılmaktadır. Örneğin, Kur’an’da, şu tür ayetler vardır: “(Ey Muhammed!) De ki, ‘Ben, yalnız her şeyin sahibi olan ve bu kutlu kılınmış şehrin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Müslümanlardan olmakla ve Kur’an’ı okumakla emrolundum’…” (Nemi Suresi, ayet 91). “Tin ve zeytine andolsun. Andolsun Sina Dağı’na. Andolsun bu güvenli Mekke şehrine” (Tin Suresi, ayet 1-3). Daha başka bir deyimle Tanrı, Muhammed’in söylemesine göre, Mekke’nin kutsal olduğunu, zeytine, incire (tin’e) ve Sina Dağı’na yeminler ederek anlatmaya çalışmaktadır! Oysa “yüce” olduğu söylenen bir Tanrı’nın yeminlerle iş görebileceğini düşünmek. Tanrı fikrini zedelemek olur.
3) Yorumculara göre daha önce indirilmiş olan Tevrat ve incil’i “Ümmülkitap” gibi farz edip değişmez şeyler olarak düşünmek yanlıştır. Bkz. Elmalılı H. Yazır, age. c.4.s.3004.
Yine bunun gibi Mekke’yi “kutsal” bir yer olarak gösterebilmek için birtakım hikaye ve masallara başvurulmuştur: güya Tanrı’nın ilk evi oradadır; güya İbrahim Kabe’yi oraya dikmiştir (örneğin, bkz. Sahih-i…, Hadis No. 990, c.6, s.25, 43 vd…). Ve güya Mekke o kadar önemli bir yerdir ki, başta Bizans olmak üzere birçok imparatorluk, Mekke’yi fethetmeye çalışmışlardır. Oysa, Tanrı’nın, yaşam koşullan elverişsiz, çöl niteliğindeki bir bölgeyi kendisine ev olarak seçmesi ve İbrahim’in de Kabe’yi oraya dikmiş olması akla pek yatkın düşmemektedir. Hiçbir işe yaramaz bu çöllük yeri, birtakım imparatorlukların fethetmek istedikleri iddiasını da desteklemek kolay değildir.
Neden dolayı Tanrı, diğer ümmetleri, Araplardan önce düşünmüş, onlara kendi içlerinden peygamberler seçmiş ve bu peygamberler aracılığıyla kitap göndermiştir de, Araplar için bu işi, çok daha sonraya bırakmıştır? Neden dolayı Yahudilere, Hıristiyanlara ve Araplara kendi içlerinden“peygamberler” ve kendi dillerinden “kitap”lar göndermiştir de, bu işi diğer ümmetler için (örneğin, Türkler için ya da diğer toplumlar için) yapmamıştır? Ve mademki İslamı, bütün insanlar için göndermiştir, o halde neden dolayı Kur’an’] Arapçadan başka bir dilde (örneğin, Türkçe, Farsça, Çince vd…) göndermeyi düşünmemiştir? Tanrı Arapçadan başka bir dil bilmez midir ki, kendisine sadece Arapçayla ibadet edilmesini istesin? Öte yandan, neden Tanrı, hem bir yandan Kur’an’ı sadece Araplara gönderdiğini söyler hem de bu söylediğini cerh edercesine bütün insanlara gönderdiğini bildirir? Bu ve buna benzer sorulara mantıklı bir yanıt bulmak güç olmakla birlikte, Muhammed’in Mekke ve Medine dönemi itibariyle yaşamlarına kısaca göz atmak şeklinde bazı konuları açıklığa kavuşturmak mümkündür.
Kur’an’da, bu kitabın sadece Mekke ve çevresindekilere ya da bütün Araplara veya bütün insanlara indirilmiş olduğuna dair çeşitli hükümler vardır ki, birbirleriyle çelişir. Örneğin, bazı surelerde Kur’an’ın Araplara gönderilmiş olduğuna dair hükümler vardır; Yasin Suresi’nde Kur’an’ın “ataları uyarılmamış” bir toplum için -ki bunlar Araplardır- indirildiği yazılıdır: “(Bu Kur’an) Ataları uyarılmamış ve bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir” (Yasin Suresi, ayet 7; ayrıca bkz. Secde Suresi, ayet 3; Meryem Suresi, ayet 97). Zuhruf Suresi’nde Kur’an’ın Muhammed’e ve kavmi olan Araplara verildiği bildirilmekte: “(Ey Muhammed!)… muhakkak ki (Kur’an) hem senin için, hem kavmin için bir şereftir ve ilerde ondan mesul olacaksınız” (Zuhruf Suresi, ayet 43-44). Bakara Suresi’nde Araplara, kendi içlerinden bir “peygamber” gönderildiği ve ona, onları uyarması için kitap verildiği belirtilmekte: “Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size kitabı ve hikmeti talim ‘edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resul gönderdik” (Bakara Suresi, ayet 151). Kur’an’da bunlara benzer nice ayet vardır ki, Kur’an’ın Arapça olarak, sadece Arap toplumuna indirildiği sonucunu oluşturur. Bütün bu ayetlerde, Tanrı’nın Arap kavmi içinden Muhammed’i “Resul” olarak seçtiği, onu Arapça bir Kur’an ile Arap kavmine gönderdiği açıkça belirtilmektedir.
Buna karşılık bazı surelerin bazı ayetlerinde, daha önce kitab ehli’ne (yani Yahudilere ve Hıristiyanlara) gönderilen kitapların Kur’an tarafından onaylandığı ve bu itibarla onların da Kur’an’a göre hareket etmeleri gerektiği bildirilmiştir (örneğin, Maide Suresi, ayet 19). Ve nihayetKur’an’ın “tüm insanlara” indirildiğini belirten ayetler de vardır (örneğin, Bakara Suresi, ayet 221; Al-i İmran Suresi, ayet 138; Tevbe Suresi, ayet 3; Yunus Suresi, ayet 57, 108 vd.,.).(4)
Görülüyor ki, Kur’an’da, bu kitabın Araplara gönderildiğini belirten ayetler yanında, Araplardan başka milletlere de gönderildiğini bildiren ayetler vardır. Bu çelişmenin ve bu tutarsızlığın nedeni şudur: Kendisini ilk başlarda Mekke ve çevresindeki Araplara gönderilmiş “peygamber” olarak tanımlayan Muhammed, yavaş yavaş güçlenmekle, bütün Arapların, daha sonra bütün insanların “peygamber”i olarak görünmüş, görünürken de daha önce Yahudilere ve Hıristiyanlara verilen Tevrat ile İncil’in onlar tarafından “tahrif edildiğini ve Kur’an’ın, bu kitapların yerini aldığını söylemiştir.
Bunun böyle olduğunu anlayabilmek için, her şeyden önce şunu bilmek gerekir ki, Muhammed, kırk yaşındayken kendisini “peygamber” ilan ettikten sonra, on yıllık yaşamını Mekke’de geçirmiştir; bu döneme “birinci Mekke dönemi” adı verilir. Bunu “Medine dönemi” diye bilinen dönem izler ki, o da on üç yıl kadar sürmüştür. Mekke dönemindeyken taraftarlarının sayısı çok az ve güçsüz durumdaydı. Medine’ye geçince yavaş yavaş güçlenerek çete saldırılarına ve savaş yollarına başvurmuş, giderek daha da güçlenmiş, İslamı kılıçla yayma siyasetine yönelmiştir.
Muhammed Mekke’de yaşarken, Yahudilerin ve Hıristiyanların kendilerine özgü kitapları olduğunu ve bu kitapları kendi dillerinde okuduklarını, buna göre ibadette bulunduklarını görür. Bu kitapların Tanrı tarafından bu ümmetlere peygamberler aracılığıyla gönderildiğini öğrenmekle Araplar için neden böyle bir şeyin söz konusu olmadığını düşünür. Bu düşünce onu, Tanrı tarafından seçilip, Araplara gönderilmiş bir elçi gibi görünme hevesine sürükler. Büyük bir sabırla bu işe girişir ve Tanrı’nın Mekkelilere ve civarındakilere kendisi marifetiyle kitap (Kur’an)gönderdiğini söyler. Daha başka bir deyimle, ilk başlangıçta aklından, bütün insanlara ya da hatta bütün Araplara peygamber olarak gönderilmiş olma fikri geçmiş değildir. Bundan dolayıdır ki, Tanrı’dan, “Ey Muhammed! Böylece şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarman… için sana Arapça okunan bir kitap vahyettik…” (Şura Suresi, ayet 7) şeklinde vahiy indi diyerek işe başlar. Buna, “Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkelileri ve çevresindekileri uyaran mübarek kitaptır…” (Enam Suresi, ayet 92) şeklindeki ayetleri (ve benzerlerini) ekler.
Fakat, bütün çabalarına rağmen fazla taraftar toplayamaz; toplayabildikleri de Mekke’nin en fakir, en saf ve güçsüz kişileridir. Önemli sayılabilecek kimseleri etkileyemez. Örneğin, kendisine babalık eden amcası Ebu Talib dahil. Mekke’nin ileri gelenlerini (örneğin Kureyşlileri) Müslüman yapabilmiş değildir. Mekke’de bulunduğu 10 yıllık süre içerisinde, kendisine inandırabildiği insanların sayısı, söylendiğine göre seksen ya da yüz civarındadır.
Ancak, az geçmeden Mekke dışındaki Araplarla temas kurar ve onları da kazanmak düşüncesiyle Kur’an’a, “(Bu Kur’an) Ataları uyarılmamış ve bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir” (Yasin Suresi, ayet 7) ya da “(Ey Muhammed.’)… muhakkak ki (Kur’an) hem senin için hem de kavmin için bir şereftir ve ilende ondan mesul olacaksınız” (Zuhruf Suresi, ayet 43-44) şeklinde ayetler koyar. Böylece, sadece Mekke ve civarındaki Araplara değil, bütün Araplara gönderilmiş “peygamber”miş gibi hareket etmeye başlar. Medine’de ve Taifte yaşayan Arapları bu yoldan elde etmek ister. Mekke’de bulunduğu süre boyunca taraftarlarının sayısı az ve kendisi de güçsüz olduğu için, kendisini “uyarıcı” ya da “öğüt verici” olarak göstermekten başka yapabileceği bir şey yoktur.
Karısı Hatice’nin ve kendisine babalık etmiş olan, kendisini her zaman için koruyan amcası Ebu Talib’in ölümleri üzerine koruyucusuz kalır; bu yüzden taraftarlarıyla birlikte Medine’ye göç eder. Oradan Mekke kervanlarına karşı çete saldırılarına girişir. Böylece ganimetler edinip taraftarlarının sayısını artırarak yavaş yavaş güçlenmeye başlar.
Ticaret merkezlerinden biri sayılan Mekke’yi kendileri için bir bakıma rakip bilen Medineli Yahudiler, Muhammed’in Mekke’ye karşı saldırılara geçmesini kendileri bakımından yararlı buldukları için, ilk başlarda ona para ve silah yardımında bulunurlar. Bu sayede Muhammed, çeteler yollayarak Mekke kervanlarına karşı saldırılara geçer. Ele geçirdiği ganimet mallarını paylaşma siyaseti yoluyla kısa zamanda güçlenmeye başlayınca, etki sahasını genişletme fikrine yönelir. Özellikle, Mekkelilere karşı kazandığı Bedir Savaşı’ndan sonra, artık İslamı kılıç yoluyla yayma olasılığını kazanmıştır. Yavaş yavaş kendisini, sadece Araplara değil, Yahudilere, Hıristiyanlara ve bütün insanlara gönderilmiş peygamber olarak gösterir ve İslamdan başka din olmadığı fikrine sarılır. Anlatmak ister ki, Tanrı İslam dinini, daha önceki “peygamberler” aracılığıyla (Tevrat’ı ve İncil’i indirerek) Yahudilere ve Hıristiyanlara göndermiştir. Kur’an’a bu doğrultuda ayetler koyarken, kendisini peygamber olarak kabul etmediler, Tevrat’ı ve İncil’i değiştirdiler diye, Yahudileri ve Hıristiyanlar! suçlamaya başlar; örneğin, Kur’an ü. şu mealde ayetler koyar: “İşte Allah, inkarları yüzünden onlara lanet etmiştir” (Nisa Suresi, ayet 46-47). Öte yandan onlara daha önceleri gönderilmiş olan peygamberlerin “Müslüman” olarak gönderildiklerini söyler: örneğin, İbrahim’i, Müslümanlıkla emrolunmuş ilk “peygamber”olarak gösterir ve Kur’an’a, “İbrahim, ne Yahudi ne de Hıristiyan idi: fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden değildi” (Al-i İmran Suresi, ayet 67) şeklinde ayetler koyar. İbrahim’den sonra gelen “peygamberlerin” hepsini de Müslüman olarak tanımlar: örneğin, “İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına, Musa ve İsa’ya verilene (Islama)… inandık… deyin…” (Bakara Suresi, ayet 136, 140) şeklinde ayetler koyar. Ve kendisinin, aynı zamanda “kitab <?/;//”ne (Yahudilere, Hıristiyanlara vd…) peygamber olarak gönderildiğini anlatmak ve Kur’an’ı onlara kabul ettirmek için şu tür ayetler ekler:
“Ey kitab ehli! Peygamberlerin arası kesildiğinde, ‘Bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi’ dersiniz diye size açıkça anlatacak peygamber geldi”(Maide Suresi, ayet 19); “…önlerinde de Musa’nın kitabı önder ve rahmet olarak bulunanlardır ki, işte onlar Kur’an’a inanırlar” (Hud Suresi, ayet 17).
Bir yandan bunları yaparken, diğer yandan da, “İslam’dan başka gerçek din yoktur; başka dinlere yönelenler sapıktırlar” deyip “cihat’la.insanları Müslüman yapma yoluna gider. Medine’de bulunduğu on üç yıllık süre boyunca, Müslüman olmayan toplumlara (Yahudilere, Hıristiyanlara, putperestlere vd…) karşı kırktan fazla çete saldırıları ve yirmi dokuz savaş düzenler. Yeryüzünü “Dar-ül İslam” (yani “Müslümanların yaşadıkları yerler”) ve “Dar-ül Harb” (yani “savaşılması gereken kafirlerin yaşadıkları yerler”) olarak ikiye ayırır ve yeryüzü “Dar-ül islam”olana kadar savaş parolasını yerleştirir. İşte Muhammed’in yaşamının ve Kur’an olarak yerleştirdiği kitabın bütün insanlara yönelik olduğunun en kısa hikayesi budur. Konuyu İslama Göre Diğer Dinler adlı kitabımızda incelediğimiz için burada fazla durmayacağız.
Dipnotlar;
4)Muhammed’in söylemesine göre Tanrı katında saklı olan bir kitap vardır ki Levh-i Mahfuz (“korunmuş levha”) adını taşır; “ümnülkitap” (“ana kitap”) diye de bilinir. Güya göklerde ve yerde, daha doğrusu evrende ne varsa, “hiçbir f ey dışta kalmamacasına” bu Levh-i Mahfuz’da vardır (Enam Suresi, ayet 59). Ve Kur’an’ın saklı bulunduğu yer, işte burasıdır, yani Levh-i Mahfuz. Bunun böyle olduğunu Muhammed, Kur’an’a koyduğu ayetlerle bildirmiştir ki. bunlardan birkaçı şöyledir: “Ey Muhammed…. sana vahyedilen bu kitap Levh-i Mahfuz’da sabit … bir kitaptır” (Bürûc Suresi, ayet 21-22); “(Kur’an) Bizim katımızda ana kitapta mevcut… bil: kitaptır” (Zuhruf Suresi, ayet 41): “Saklı, bir kitapta mevcutken (Tanrı) tarafından indirilmiş Kur’an(dır)” (Hadid Suresi, ayet 77-80). Muhammed’e göre, Tanrı bu kitabı, çok önceleri “Tevrat” adıyla İsrailoğullarına (Yahudilere) ve “İncil” adıyla Hıristiyanlara göndermiştir. Daha sonra bu kitapları onaylar nitelikte olmak üzere Müslümanlara Kur’an’ı göndermiş ve istemiştir ki, Yahudiler ve Hıristiyanlar da Kur’an’a inanıp ona göre amel etsinler. Çünkü, onlar kendilerine verilen kitapları tahrif etmişlerdir. Örneğin. Hûd Suresi’nde şöyle yazılıdır: “…önlerinde de Musa’nın kitabı önder ve rahmet olarak bulunanlardır ki. isle onlar Kur’an’a inanırlar” (Hûd Suresi, ayet 17). Burada gecen “Musa’nın kitabı” deyimi, bilindiği gibi Yahudilerin “Tevrat”ıdır.
5)Ayet şöyle: “(Allah’ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik…” (İbrahim Suresi, ayet 4)