Barışın Sınırları: Çerçeve Yasa, Güç Dengeleri ve Eksik Kalan Demokratikleşme

Can Taylan Tapar
Çerçeve Yasa onaylandı

10 Ağustos 2026’da Türkiye Büyük Millet Meclisi, “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”u 468 kabul oyuyla kabul etti. Resmi söyleme göre bu düzenleme, “Terörsüz Türkiye” hedefinin hukuki zeminini oluşturuyor. Yasa, PKK/KCK’nın fiilen feshedilmesi ve silahlarını teslim etmesi koşuluna bağlanmış, sınırlı ve teknik bir infaz-erteleme mekanizması getiriyor. Ancak aynı dönemde ana muhalefete, seçilmiş belediye başkanlarına ve eleştirel medyaya yönelik baskının artmaya devam etmesi, bu yasanın taşıdığı siyasi anlamı daha karmaşık hale getiriyor.

Bu yazının temel iddiası şudur: Çerçeve yasa, uzun yıllardır süren silahlı çatışmanın maliyetini yönetmeye yönelik koşullu bir düzenlemedir. Silahların susması ihtimali toplumsal açıdan ilerici bir potansiyel taşır. Ne var ki yasa, demokratikleşme, yargı bağımsızlığı ve geniş toplumsal barış sorunlarını çözmekten uzaktır. Üstelik mevcut iktidar bloğunun hegemonyasını yeniden düzenleme işlevi görmektedir.

Yasanın İçeriği ve Teknik Sınırları

Yasa 12 maddeden oluşuyor. En kritik özelliği koşullu olmasıdır. Hükümler, ancak güvenlik kurumlarının PKK/KCK’nın ve bağlı oluşumların fiilî varlığına son verdiğini ve kontrolündeki tüm silah ile mühimmatı teslim ettiğini tespit etmesi, bu tespitin Milli Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilerek Resmî Gazete’de yayımlanması halinde yürürlüğe girecektir. Yani yasa, örgütün silah bırakmasını ve fesih sürecini önceleyen değil, bunları doğrulayan bir mekanizma üzerine kurulmuştur.

Kapsam, örgüt kurma veya yönetme, üye olma, bilerek ve isteyerek yardım etme, propaganda yapma ile terörizmin finansmanı suçlarını içermektedir. Buna karşılık örgüt faaliyeti kapsamında işlenen kasten öldürme suçları ve 1 Haziran 2005 tarihinden önce işlenen belirli ağırlaştırılmış müebbet cezaları kapsam dışında bırakılmıştır. Bu düzenleme, Abdullah Öcalan’ın yasadan yararlanmasının önünü fiilen kapatmaktadır.

Soruşturma ve kovuşturmalar ile kesinleşmiş cezaların infazı, suçun niteliğine göre beş veya on yıl ertelenmektedir. Erteleme süresi içinde yeni bir terör suçu işlenmemesi halinde soruşturmalar düşecek, cezalar ise infaz edilmiş sayılacaktır. Başvuru süresi, yasanın fiilen yürürlüğe girmesinden itibaren altı aydır.

Bu teknik yapı, yasanın “genel af” ya da “demokratikleşme paketi” olmadığını açıkça göstermektedir. Düzenleme, ceza adaleti ve infaz hukukuna ilişkin sınırlı, koşullu ve geçici bir müdahaledir. Suçların hukuki niteliğini değiştirmemekte, mahkûmiyetleri ortadan kaldırmamaktadır.

Sınıfsal ve Güç Dengesi Analizi

Bir yasal düzenlemeyi yalnızca metin üzerinden okumak yetersizdir. Asıl mesele, bu metnin hangi güç ilişkileri içinde, hangi toplumsal ve siyasi ihtiyaçlara cevap olarak ortaya çıktığıdır.

İktidar bloku açısından bakıldığında, silahlı çatışmanın uzun vadeli maliyetleri (ekonomik yük, uluslararası meşruiyet kaybı, bölgesel istikrarsızlık ve sürekli güvenlik harcamaları) yönetilmesi gereken bir sorun haline gelmiştir. Aynı zamanda 2028 seçimlerine yaklaşılırken, Kürt siyasi alanının bir kısmını kontrollü biçimde sisteme entegre etme ihtiyacı da ortaya çıkmıştır. Bu, salt “barış arzusu”ndan ziyade, mevcut iktidar koalisyonunun kendi sürekliliğini sağlama çabasının bir parçasıdır.

Kürt siyasi hareketinin farklı bileşenleri için tablo daha karmaşıktır. DEM Parti sürecin hukuki zeminini desteklerken, yasanın demokratikleşme boyutunun zayıf kaldığını da dile getirmektedir. Silahlı mücadelenin sona ermesi, uzun yıllardır çatışmadan en ağır bedeli ödeyen Kürt emekçileri ve yoksul bölgeler için somut bir rahatlama potansiyeli taşır. Ancak bu potansiyelin, siyasi eşitlik ve demokratik haklarla desteklenmeden ne kadar kalıcı olacağı belirsizdir.

Dikkat çekici olan, bu sürecin ana muhalefete yönelik baskıyla eşzamanlı ilerlemesidir. Seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması, kayyum uygulamalarının yaygınlaşması, gazetecilere ve muhalif siyasetçilere yönelik soruşturmalar devam etmektedir. Bu eşzamanlılık, farklı muhalefet formlarına farklı muamele gösterildiğini ortaya koymaktadır. Silah bırakan bir örgüte koşullu “topluma dönüş” kapısı açılırken, seçimle gelmiş ve silahsız muhalefet unsurlarına yönelik baskı artmaktadır. Bu, yasanın taşıdığı siyasi sınırları görünür kılmaktadır.

Diyalektik Çelişki: Barış Dili ile Baskı Pratiği

Aynı devlet aygıtı, bir yanda silah bırakan örgüt üyelerine koşullu bir hukuki çerçeve sunarken, diğer yanda demokratik muhalefeti yargı yoluyla siyaset dışına itmeye devam etmektedir. Bu durum, hukuku salt egemen sınıfın doğrudan aracı olarak görmenin de, onu tamamen tarafsız bir alan olarak tasavvur etmenin de yetersiz kaldığını gösterir.

Hukuk, hem mevcut güç ilişkilerini yeniden üretebilen hem de sınıf mücadelelerinin ve siyasi çatışmaların yürütüldüğü bir alandır. Çerçeve yasa bu çift yönlülüğü net biçimde yansıtmaktadır. Bir yandan çatışmanın yönetilmesine dair sınırlı bir esneklik yaratırken, diğer yandan muhalefetin daha geniş kesimlerine yönelik baskı araçlarını olduğu gibi bırakmaktadır.

Bu tabloyu “gizli bir plan”a indirgemek yerine, kurumsal çıkarlar, siyasi hesaplar ve tarihsel zorunluluklar üzerinden okumak daha verimlidir. İktidar, bir yandan silahlı muhalefeti tasfiye ederek güvenlikçi meşruiyetini tazelemekte, diğer yandan seçimle rekabet edebilecek muhalefet odaklarını zayıflatmaktadır. Bu iki yön, birbirini dışlamamakta, aksine aynı konsolidasyon ihtiyacının farklı yüzlerini oluşturmaktadır.

Tarihsel Perspektif

2013-2015 çözüm süreciyle yapılan karşılaştırma aydınlatıcıdır. O dönemde de “barış” ve “çözüm” dili kullanılmış, ancak süreç çöktüğünde çok daha sert bir baskı dönemi başlamıştı. Bugünkü düzenleme, önceki deneyimden farklı olarak daha teknik, daha koşullu ve daha fazla güvenlik teyidine bağlıdır. Bu, bir yandan sürecin kontrolünü devletin elinde tutma iradesini, diğer yandan geçmişteki belirsizliklerden kaçınma çabasını yansıtmaktadır.

Uzun vadeli yapısal sorunlar – yerel demokrasinin güçlendirilmesi, anadil hakları, yargı bağımsızlığı, ekonomik eşitsizliklerin azaltılması – çözülmeden kalıcı bir barışın mümkün olup olmadığı sorusu hâlâ geçerlidir. Silahların susması önemli bir eşik olabilir; ancak bu eşiğin ardından nasıl bir toplumsal düzenin inşa edileceği asıl meseledir.

İnsan Deneyimi ve Toplumsal Maliyet

Büyük yapısal analizlerin içinde gerçek insanların yaşamını görünmez kılmamak gerekir. Kırk yılı aşkın çatışma, yalnızca örgüt ile devlet arasında değil; Kürt ve Türk emekçileri, yoksul bölgeler, göç edenler, yıkılan köyler ve parçalanan aileler üzerinden de yürümüştür. Silahların susması ihtimali, bu kesimler için somut bir rahatlama anlamına gelebilir. Can güvenliğinin artması, yatırımların önünün açılması, gençlerin geleceğe dair umut besleyebilmesi gibi günlük hayat düzeyindeki etkiler küçümsenmemelidir.

Ne var ki yasa, bu potansiyeli demokratik ve eşitlikçi bir zemine oturtacak düzenlemeleri içermemektedir. Kayyum uygulamasının kaldırılması, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, geniş siyasi af, ifade özgürlüğünün güvence altına alınması gibi talepler yasa metnine girmemiştir. Dolayısıyla silahların susması, mevcut güç ilişkilerini dönüştürmekten ziyade, bu ilişkileri yeniden düzenleme işlevi görme riski taşımaktadır.

Eleştiri ve Alternatif Perspektif

Yasanın olumlu yönü açıktır: Silahlı çatışmanın sona ermesi ihtimalinin kendisi ilerici bir potansiyel taşır. Şiddetin azalması, emeğin ve yoksul halkın çıkarlarına uygundur. Ancak bu potansiyelin gerçekleşmesi, yasanın mevcut haliyle sınırlı kalmaktadır.

Eksik olan, demokratikleşme adımlarıdır. Gerçek bir toplumsal barış, yalnızca silah bırakmayla değil; siyasi eşitlik, ekonomik adalet ve demokratik kurumların güçlendirilmesiyle mümkündür. Yerel demokrasinin güçlendirilmesi, yargı bağımsızlığının sağlanması, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün güvence altına alınması, geniş siyasi af ve kayyum uygulamasının sona erdirilmesi gibi adımlar olmadan, “barış” söylemi kolaylıkla mevcut düzenin istikrar arayışına dönüşebilir.

Marksist bir perspektiften bakıldığında barış, mevcut güç ilişkilerini olduğu gibi koruyan bir “istikrar” değil, bu ilişkileri dönüştürme sürecinin parçası olmalıdır. Aksi halde silahların susması, başka biçimlerdeki baskı ve eşitsizliklerin devam etmesine engel olmaz.

Sonuç

Çerçeve yasa, silahlı çatışmanın yönetilmesine yönelik koşullu ve teknik bir düzenlemedir. Ne genel aftır, ne de kapsamlı bir demokratikleşme paketidir. Silahların susması ihtimali toplumsal açıdan olumlu bir potansiyel taşırken, yasanın siyasi sınırları ve aynı dönemde muhalefete yönelik baskının artması, sürecin demokratikleşme boyutu taşımadığını göstermektedir.

Asıl soru şudur: Silahların susması yeterli midir, yoksa asıl mesele bu suskunluğun hangi toplumsal ve siyasi koşullarda gerçekleştiğidir? Kalıcı bir barış, yalnızca silahların bırakılmasıyla değil, insanların eşit yurttaşlar olarak yaşayabileceği demokratik ve adil bir düzenin inşasıyla mümkün olacaktır.