diye bir ayet var ki, Kur’an’ın Tanrı yapısı değil, insan yapısı
olabileceği görüşüne yer verebilecek niteliktedir. Bu görüşü ayrıca
pekiştiren konular da yok değildir. Şu bakımdan ki, bir kere Muhammed’in
öldüğü tarihte ortada Kur’an diye derlenmiş bir kitap yoktu; bu kitap
onun ölümünden çok sonra, daha doğrusu üçüncü halife Osman b. Aftan
zamanında ortaya çıkmıştır (Osman, Hicret’in 23. ve 35. yılları arasında “halife” olarak iktidarda bulunmuştur). Çünkü, Muhammed, “vahiy”dir
diyerek yerleştirdiği buyrukları derli toplu bir kitap haline getirmeyi
düşünmemiştir. Bu buyrukları, dağınık durumda küçük taşlar, deri ve ağaç
yaprakları ya da deve ve koyun kemikleri üzerine yazılmış olarak
bırakmıştır. Her ne hikmetse bunların zamanla kaybolup gidebileceğini ve
Kur’an’ı ezber etmiş kimselerin de öleceklerini göz önünde tutmamıştır.
Bundan dolayıdır ki, onun ölümünden sonra, daha doğrusu ilk halife Ebu
Bekir zamanında, bu buyrukları bir araya getirme ihtiyacını dile
getirenler oldu; eğer derlenmeyecek olursa Muhammed’den kalma “vahiy”lerin
yok olup gideceği öne sürüldü. Bu şekilde düşünenlerin başında Ömer bin
Hattab vardı. Fakat, Ebu Bekir direndi; Muhammed’in yapmayı düşünmediği
bir şeyi yapmanın doğru olmayacağını öne sürdü. Bununla beraber Ömer’in
ısrarları üzerine teklifi kabul ederek, vaktiyle Muhammed’e katiplik
yapmış olan Zeyd İbn Sabit adında birini ayetlerin derlenmesi işiyle
görevlendirdi. Bu görevi kabule eden Zeyd, bir yandan vahiylerin yazılı
bulunduğu çeşitli nesneleri inceleyerek, diğer yandan da Kur’an’ı
ezberlemiş olanları, yani hafızları dinleyerek -ki bunların sayısının o
tarihlerde pek az, muhtemelen sadece 7 olduğu söylenir-, Kur’an’ı
derlemeye başlar. Etrafa haber salarak, her kimde Muhammed’den ayet
olarak elde edilmiş bir şey varsa getirilmesini ister. Söylendiğine göre
herhangi bir buyruğu Kur’an’a geçirmek için iki tanık dinler; bazen bir
tanıkla da Kur’an’a koyduğu parçalar olmuştur (örneğin, Tevbe
Suresi’nin son iki ayetini tek tanık esasına göre koyduğu kabul edilir).
Bir yıl süren bir çalışma sonucunda Kur’an ayetlerinin, surelerinin
bulunduğu iki kapaklı bir kitap (Mushaf) meydana getirir. Ebu Bekir’e
takdim eder. Ebu Bekir’in ölümünden sonra bu derleme ikinci halife Ömer
bin Hattab’ın yanında bulunur; o ölünce kitap, kızı Hafsa’ya geçer.(15) Ömer’in
ölümü üzerine üçüncü halife olarak devletin başına gelen Osman b.
Affan, Kur’an’ın ikinci kez derlenmesini gerekli görür. Çünkü,
kendisine, Müslümanların okudukları Kur’an’da birbirini tutmayan
şeylerin olduğu söylenmiştir. Bunun üzerine Osman, adamlarını Hafsa’nın
yanına gönderip, ondaki “Mushaf’ı (Kur’an’ı) getirtir ve Zeyd İbn
Sabit’in başkanlığında kurduğu üç kişilik bir heyeti ikinci kez derleme
işiyle görevlendirir. Bir kısım din bilginine göre bu heyet, Hafsa’dan
gelen “Mushaf’ı aynen kopya etmiştir; diğer bir kısmına göreyse, bazı
değişiklikler yapmış ve hiç değilse Kur’an’ın Kureyş diliyle oluşmasını
sağlamıştır. Fakat, her ne olursa olsun, halife Osman zamanında bu heyet
tarafından yeniden derlenen Kur’an’dan kaç adet hazırlandığı
bilinmiyor: bu sayının 4 ile 7 arasında oynadığı söyleniyor. Bununla
beraber o tarihten sonra bu nüshaların kopya edilerek çoğaltıldığı ve
kimi kişilerin kendileri için “Mushaf’lar meydana getirdikleri
anlaşılmaktadır.(16)
suçlamakta kusur etmezler. Kendilerine dayanak olarak da Kur’an’dan
ayetler seçerler. Çünkü, Kur’an’ın birçok yerinde, bu kitabın Tanrı’dan
gelme olarak Muhammed’e verildiği yazılıdır. Örneğin, Nemi Suresi’nde şu
ayet vardır:
“(Resulüm!) Şüphesiz ki bu Kur’an, hikmet sahibi ve her şeyi bilen Allah tarafından sana verilmektedir” (Nemi Suresi, ayet 6).
“…Arkadasınız (Muhammed) …arzusuna göre de konuşmaz. O
(bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir. Çünkü, onu güçlü
kuvvetli ve üstün yaradılışlı bir (Cebrail) öğretti…” (Necm Suresi, ayet
1-7).
“(Ey Muhammed!) Kuşku yok ki Kur’an’ı sana biz indirdik…” (İnsan Suresi, ayet 23; benzeri
ayetler için bkz. Şuara Suresi, ayet 192; Secde Suresi, ayet 1-3; Vakıa
Suresi, ayet 80; Hakka Suresi, ayet 43; Fussilet Suresi, ayet 1-2;
Mü’min Suresi, ayet 1-2; Zümer Suresi, ayet 1; Casiye Suresi, ayet 2;
Ahkaf Suresi, ayet 2 vd…).
“…(Kur’an’ı Muhammed) uydurdu diyorlar öyle mi?.. Eğer
iddialarında samimiyseler, Kur’an benzeri bir söz meydana getirsinler”
(Tür Suresi, ayet 34-35) (17)
söz edilmekte, ama Muhammed’in ölümü tarihinde ortada böyle bir şey
yok! Zira, yukarıda değindiğimiz gibi, Kur’an’ın kitap (mushaf) haline
getirilişi onun ölümünden çok sonraki bir tarihe rastlamakta. Bu konular
bir yana, fakat biraz önce belirttiğimiz gibi, Hakka Suresi’nde,
Kur’an’ın Muhammed’in sözleri olduğuna dair ayet var ki, şöyledir:
“…(Kur’an), andolsun ki, kerim (onurlu) olan bir elçinin sözüdür. O, şair sözü değildir…” (Hakka Suresi, ayet 40).
Muhammed’in ölümünden sonra birkaç kişilik bir heyet tarafından
derlenmesiyle ilgili yukarıda özetlediğimiz bilgileri göz önünde tutarak
Kur’an’ı akılcı bir şekilde eleştirecek olursak, bu kitabın,
Muhammed’in günlük siyasetinin gereksinimlerini karşılayan hükümlerden
oluştuğunu, bu itibarla onun sözlerinden (ya da hatta kısmen de olsa onu
derleyenlerin görüşlerinden) ibaret olduğunu söylemek de mümkündür. Ve
hele Kur’an’da buyruklara baş eğmenin Tanrı’ya ve Muhammed’e baş eğmek
demek olacağını öngören, öte yandan Tanrı’nın Muhammed’e salavat
getirdiğini sergileyen ayetlere göz atacak olursak, bu görüşü savunmak
daha da kolaylaşmış olur. Şu bakımdan ki, bir kere Kur’an’da, Muhammed’e
baş eğmenin Tanrı’ya baş eğmek demek olduğuna dair pek çok ayet var.
Örneğin, Nisa Suresi’nde, “Peygambere boyun eğen, Tanrı’ya boyun eğmiş olur” (Nisa Suresi, ayet 80) diye yazılı. Yine Nisa Suresi’nde, “Her
kim Allah’a ve peygamberine itaat ederse, işte onlar Allah ‘m nimetine
eriştirildiği peygamberlerle beraberdirler… “ (Nisa Suresi, ayet 59, 69;
ayrıca bkz. Nur Suresi, ayet 52; Ahzab Suresi, ayet 71; Fetih Suresi,
ayet 17). Fetih Suresi’nde şu ayet vardır:
“Ey Muhammed! Şüphesiz sana baş eğerek ellerini verenler, Allah baş eğip el vermiş sayılırlar” (Fetih Suresi, ayet 10).
iki kat mükafata kavuşacakları, ayrıca cennette bol bol rızık
alacakları anlatılmıştır (Ahzab Suresi, ayet 31).Yine bunun gibi
Muhammed’i incitmenin ya da ona karşı gelmenin Tanrı’yı incitmek ve
Tanrı’ya karşı gelmek olduğuna dair ayetler var. Örneğin, Ahzab
Suresi’nde şöyle yazılıdır:
“Allah’ı ve peygamber’i incitenlere Allah, dünyada da
lanet etmiştir ahirette de ve onlara horlayıcı, aşağılatıcı bir azap
hazırlamıştır” (Ahzab Suresi, ayet 57; ayrıca bkz. Mücadele Suresi, ayet
22).
“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir
erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her
kim Allah’a ve resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur”
(Ahzab Suresi, ayet 36).
“Şüphe yok ki, Allah ve melekleri, Peygamber’e çok
salavat getirirler. Ey müminler! Siz de ona salavat getirin ve tam bir
teslimiyetle selam verin” (Ahzab Suresi, ayet 56).
“Bir hakikattir ki, Allah ve melekleri, o yüce nebi
Muhammed’e salat ederler. Ey müminler, siz de hep ona sakıt ediniz ve
hulus ile selam veriniz” (Ahzab Suresi, ayet 56).(18)
deyimiyle karşılanmıştır. Ve işte Ahzab Suresi’nin yukarıdaki 56.
ayetine göre Tanrı, melekleriyle birlikte Muhammed’e salavat getirir
durumda bulunmaktadır. Bu böyle olunca Hakka Suresi’nde yer alan, “…(Kur’an), andolsun ki, kerim (onurlu) olan bir elçinin sözüdür. O, şair sözü değildir…”(Hakka Suresi, ayet 40) şeklindeki
ayet hükmüne bakarak Kur’an’ı, Muhammed’in sözleri olarak kabul etmek
yanlış olur mu? Kendisine Tanrı tarafından salavat getirilen bir
kimsenin, Kur’an’ı kendi sözleri olarak tanımlaması kadar doğal ne
vardır ki?
Kur’an’daki bazı surelerin Kur’an’a layık olmadığını belirterek,
Tanrı’nın ağzından çıkmadığını ima etmemişler midir? Örneğin, Kur’an’ın
Yusuf Suresi’nde Yusuf (Peygamber’le) ilgili aşk hikayesinin Tanrı
sözleri olmayabileceğini bildirmemişler midir?(19)
bulunduğunun saptanamadığı, üstelik o zaman henüz kesin şeklini almış ve
tamamlanmış bir vahiyler kitabı olmadığı bir gerçek değil midir? Kur’an
ayetlerinin bugünkü biçimiyle yazılıp bir araya getirilmesi,
Muhammed’in ölümünden sonra olmamış mıdır? Biraz önce değindiğimiz gibi
Kur’an, ilk kez birinci halife Ebu Bekir döneminde ve daha sonra üçüncü
halife Osman döneminde derlenmemiş midir?(20)
itirazlar (özellikle Şiiler tarafından) öne sürülmemiş midir? Ve işte bu
tür iddiaları göz önünde tutan ve Hakka Suresi’nde yer alan bu ifadenin
“Kur’an, elçinin kendi sözüdür” şeklinde bir kanı yaratacağını düşünen İslamcılar, bu ayeti “elçinin getirdiği sözdür” şekline dönüştürmüşlerdir.(21)
“…Eğer Muhammed bize karşı ona bazı sözler katmış
olsaydı, biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şahdamarını koparırdık.
Hiçbiriniz de onu savunamazdınız…” (Hakka Suresi, ayet 38-52).
olduğunun kabul edilmesi gerektiği doğrultusundaki İslamcı tez,
vaktiyle akliyeci Müslümanlar ve daha sonra mutezile sınıfı tarafından
reddedilmişti. Öte yandan Tanrı’nın “konuşucu” olmadığı görüşünden hareketle, Kur’an’ın “yaratılmış” (yani “mahluk”) hatta “fani” olduğunu öne sürenler olmuştur. O kadar ki, al-Fazali (ö. Hicri 1236), Kifaya adlı yapıtında, Kur’an’daki sözlerin “mahluk”
(yaratılmış) olduğunu söylerken, Kur’an’dakı sözlerin Tanrı’ya ve hatta
Muhammed’e ulaşmayabileceği ihtimaline de yer vermiştir. al-Aşari ve
daha sonraki Eş’ari’Ier, Tanrı’nın “kelamının”, harfsiz ve sözsüz, sadece “ruhi bir söz” olduğu görüşünü savunmakla beraber, Kur’an’ın “fani” ve “mahluk”
(yaratılmış) olduğu inançlarına karşı çıkmışlardır. Fakat, şu bir
gerçek ki, Kur’an’ı, Tanrı sözü olmaktan başka bir tanımla öne sürmenin
dinsizlik olduğu görüşü üstün gelmiş ve bu nedenle Kur’an, eleştiri dışı
tutulmuştur. Her türlü eleştirinin, bu kitabın insan yapısı .olduğu
sonucunu doğurabileceği endişesi her zaman için ağır basmıştır. Bu
nedenle Kur’an, gerçeklere götüren tek yol, tek kitap olarak benimsene
gelmiş ve eleştirel aklın etki alanı dışında tutulmuştur. Ancak, bilim
tarihi, insan aklının devamlı şekilde geliştiğini, sınırsız bir yaratma
gücüne sahip olduğunu ve bu nedenle onun her ne alanda olursa olsun, her
türlü yasağa karşı savaşımını önlemenin mümkün bulunmadığını ortaya
koymuştur. Nitekim, Batı dünyasında da, aşağı yukarı 1400 yıllık bir
gelişme süreci içerisinde akıl, her türlü yasağı yenerek Yahudi ve
Hıristiyan dinlerini ve bu dinlerin “kutsal” bilinen
kitaplarını (Tevrat’ı, İncil’i) amansız bir eleştiriden geçirebilmiş,
hallaç pamuğu gibi atabilmiş, bu eleştirilerden sonra bu kitapların
insan yapısı şeyler olduğu görüşüne yönelmiş, bunun sonucu olarak aklı
vahyin önüne geçirebilmiş ve böylece, gelmiş geçmiş uygarlıkların en
ileri gidenini meydana getirebilmiştir. Hiç kimse inkar edemez ki, Batı
uygarlığı, bütün eksikliklerine, bütün yetersizliklerine, bütün
kusurlarına rağmen, kendisinden önceki uygarlıkların hepsini de geride
bırakmıştır. Kuşku edilemez ki, Batı dünyası, akılcı güce sahip
bulunduğu için, her daim kendi kendisini aşma olasılığına sahip olarak
geleceğin daha üstün uygarlıklarını yaratacaktır. Temenni olunur ki,
İslam dünyası da akıl yoluyla Kur’an’ı eleştirel süzgeçten geçirsin ve “akıl çağı”na. erişsin. Böyle bir eleştiriyi dine karşı girişilmiş bir saldırı olarak değil, insanları “tek kitap”
alışkanlığından kurtarıp yaratıcı zekaya ulaştırma aracı olarak kabul
etmek gerekir. Geriliklerden, ilkelliklerden, sefilliklerden ve
musibetlerden kurtulmanın başka yolu yoktur. Ve işte bu inançladır ki,
Kur’an’ın eleştirilmesi gerektiği görüşüne yönelmemiz gerekir.
Dipnotlar;
15)Bu konular için bkz. Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor: Din Bu ‘l, Kaynak Yayınlan, üçüncü basım, s.78 vd.
16) Turan Dursun, age, s.88.
17) Ayrıca bkz. Bakara Suresi, ayet 23; Yunus Suresi, ayet 38; İsra Suresi, ayet Kasas Suresi, ayet 49.
18) Prof. Gölpınarlı’nın çevirisinden.
19) Bu konuda al-Şahristani’nin Kitab al-milal va ‘l-nihal adlı yapıtında gerekli bilgiler bulunmaktadır.
20) Bu konuda bkz. Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor Din Bu l adlı kitabının “Kur’an’ın Orijinalleri Yakıldığı için Şimdi Yok” başlıklı yazı. Kaynak Yayınları, üçüncü basım, İstanbul, 1990, c.l, s.78.
21)Turan Dursun. Kur’an Ansiklopedisi. Kaynak Yayınları. İstanbul, 1994 c 7 s 246-247.