Kutsal olduğu iddia edilen metinlerin en temel zaafı, yazıldıkları dönemin bilimsel cehaletini ve kültürel tortularını “ilahi hakikat” kisvesi altında ebedileştirmeleridir. Bu metinler, evrenin ve insanın yaratıcısı olduğu iddia edilen sonsuz bir aklın değil, 7. yüzyıl Arabistan’ında yaşayan, sınırlı bilgiye sahip bir insanın zihin dünyasının yansımasıdır. Bu durumun en bariz ve inkâr edilemez kanıtlarından biri, Kur’an’ın insan bilincinin, aklının ve duygularının merkezi olan beyin hakkında mutlak bir sessizliğe bürünürken, tüm bu fonksiyonları ısrarla kalbe yüklemesidir.
Kur’an’da insan beyninden bir kez dahi söz edilmez. İnsanı insan yapan, kimliğimizi, anılarımızı, düşüncelerimizi, korkularımızı ve sevinçlerimizi barındıran bu muhteşem organ, “her şeyi bilen” bir tanrı tarafından yazdırıldığı iddia edilen kitapta adeta yok hükmündedir. Neden? Çünkü o dönemin insanı, beynin gerçek işlevini bilmiyordu. Duyguların, heyecanlandığımızda veya korktuğumuzda ritmi değişen kalpten kaynaklandığına dair ilkel bir inanış hakimdi. Kur’an da bu ilkel inanışı olduğu gibi “vahiy” olarak kayda geçirmiştir.
Bu devasa bilimsel hatanın izlerini sürmek için birkaç ayete bakmak yeterlidir:
-
Bakara Suresi 97. Ayet: “De ki: ‘Her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki o, Allah’ın izniyle Kur’an’ı; önceki kitapları doğrulayıcı, mü’minler için de bir hidayet rehberi ve bir müjde olarak senin kalbine indirmiştir.'”
Bilim, bize net ve kesin olarak gösterir ki bilgi, öğrenme ve hafıza, nöronlar arasındaki milyarlarca sinaptik bağlantıdan oluşan beyinde depolanır. Bilginin “indirileceği” ya da işleneceği bir yer varsa, orası kafatasımızın içindeki bu karmaşık organdır, göğüs kafesimizdeki bir kan pompası değil. Bir tanrı, yarattığı insanın en temel bilişsel mekanizmasından bu denli habersiz olabilir mi? -
Bakara Suresi 260. Ayet: Hani İbrahim, “Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” demişti. (Allah) “Yoksa inanmıyor musun?” deyince, “Hayır, (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için” demişti.
İkna, tatmin, şüphenin giderilmesi gibi süreçler, beynin prefrontal korteksinde gerçekleşen karmaşık bilişsel faaliyetlerdir. Kanıtları değerlendiren, mantık yürüten ve bir sonuca varan organ beyindir. Kalp, bu süreçte sadece kan basıncını ayarlamakla meşguldür. Ayet, tatmin olmayı biyolojik olarak imkansız bir yere, kalbe atfederek 7. yüzyıl yanılgısını kutsallaştırmaktadır. -
Hac Suresi 46. Ayet: “Onlar yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, onunla akıl edecekleri kalpleri, onunla işitecekleri kulakları olsun? Çünkü gerçekte gözler kör olmaz; asıl kör olan, göğüslerin içindeki kalplerdir.”
Bu ayet, belki de en açık itiraftır. “Akletme” (düşünme, anlama, rasyonel çıkarım yapma) fiili, hiçbir metafora yer bırakmayacak şekilde doğrudan kalbe verilmiştir. Hatta körlüğün bile fiziksel bir organdan ziyade, “göğüsteki kalplerin” körlüğü olduğu vurgulanır. Bu, modern nörobilim açısından bir ayağın işitme, bir kulağın da yürüme organı olduğunu iddia etmek kadar absürttür.
Kur’an boyunca “kalplerin mühürlenmesi”, “kalplere hidayet verilmesi” (Tegabun-11), “kalplerin katılaşması” gibi onlarca ifade, bu temel yanılgının ne kadar köklü olduğunu gösterir. Bu, tek bir ayette geçen ve “mecazi” denilerek geçiştirilebilecek bir durum değildir. Bu, Kur’an’ın insan psikolojisi ve fizyolojisine dair temel paradigmasıdır ve bu paradigma baştan sona yanlıştır.
İslamcıların Çaresiz Savunma Mekanizmaları:
-
“Bu Mecazi Bir Anlatımdır”: En yaygın savunma budur. “Bugün de ‘kalpsiz adam’ veya ‘kalbimin sesini dinledim’ diyoruz” derler. Ancak bu savunma, neden ile sonucu karıştırmaktadır. Bizler bugün bu ifadeleri kullandığımızda, bunların biyolojik bir gerçeği yansıtmadığını, sadece eski bir kültürel mirası taşıyan deyimler olduğunu biliriz. Oysa Kur’an, bu ifadeleri biyolojik bir gerçeklik olarak sunar. Bir tanrı, metafor ile gerçeği ayırt edemez mi? Asıl soru şudur: Bu “kalp” merkezli dil ve düşünce yapısı, zaten tam da bu ve benzeri dini metinlerin binlerce yıllık telkiniyle kültürümüze yerleşmiş olmasın?
-
“Kalbin de Beyinsel Fonksiyonları Vardır”: Son yıllarda popüler olan bu iddia, “nörokardiyoloji” bilim dalını çarpıtmaya dayanır. Evet, kalpte kendi ritmini düzenleyen sınırlı sayıda nöron bulunur. Bu “küçük beyincik”, kalbin beyinle iletişim kurmasını sağlar. Ancak bu sistemin akletme, inanma, hafıza, vahiy alma gibi Kur’an’ın atfettiği yüksek bilişsel fonksiyonlarla zerre kadar ilgisi yoktur. Bu, bir hesap makinesinin işlem gücünü, kuantum bilgisayarla bir tutmaya çalışmak gibi bilimsel bir sahtekarlıktır.
-
“Müteşabih Ayetlerdir”: Bu, anlaşılamayan veya bilimle çelişen her ayet için kullanılan sihirli bir kaçış rampasıdır. Ancak bir kitabın temel kavramları (akıl, iman, idrak) sistematik olarak ve onlarca kez aynı bilimsel hatayla açıklanıyorsa, bu artık “müteşabih” (alegorik) değil, düpedüz bir “bilgi hatası”dır.
Tarihsel Gerçeklik:
İşin en ironik yanı, beynin öneminin İslam’dan çok daha önce anlaşılmaya başlanmış olmasıdır. Arkeolojik bulgular, 10.000 yıl öncesine dayanan ve başarılı bir şekilde iyileşmiş trepanasyon (kafatası delme) vakalarını ortaya koymaktadır. M.Ö. 1700’lere tarihlenen Edwin Smith Papirüsü, beyin zarlarından, beyin-omurilik sıvısından bahseder ve beyin hasarlarının vücudun diğer kısımlarını nasıl etkilediğini anlatan 48 vaka içerir. M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış olan Hipokrat ve Alcmaeon gibi Antik Yunan düşünürleri, beynin zekanın ve duyuların merkezi olduğunu açıkça belirtmişlerdir.
Yani, “her şeyi bilen” bir tanrının vahyettiği iddia edilen kitap, bırakın geleceğe ışık tutmayı, yazıldığı çağdan 1000 yıl öncesinin ileri tıp ve felsefe birikiminin bile gerisindedir.
Sonuç:
Kur’an’ın kalp-beyin ikilemindeki bu bariz ve tutarlı hatası, onun ilahi bir kökene sahip olamayacağının en somut delillerinden biridir. Bu, basit bir dil sürçmesi veya mecazi bir anlatım değil, kitabın temel ontolojisini şekillendiren derin bir cehalettir. Bu durum, Kur’an’ın, 7. yüzyıl Arabistan’ının kültürel ve bilimsel paradigmaları içinde sıkışıp kalmış, ölümlü bir zihnin ürünü olduğunu gözler önüne serer. İnsanlığı dinlerin bu dogmatik uykusundan uyandıracak olan şey, bu gibi çelişkileri korkusuzca sorgulayan aklın ve bilimin aydınlatıcı ışığıdır. Gerçek kutsallık, sorgulanamaz metinlerde değil, gerçeği arayan insan zihninin ta kendisindedir. Ve o zihnin evi, göğüs kafesi değil, kafatasının içidir.