Evrendeki “İnce Ayar” Üzerine Düşünceler

Can Taylan Tapar
Evrendeki ince ayar üzerine düşünceler

Evrendeki “ince ayar” kavramı, kozmologlar, fizikçiler ve filozoflar tarafından uzun süredir tartışılan bir konudur. Bu argümana göre, yaşamın ve özellikle de bilinçli canlıların oluşabilmesi için bazı temel fiziksel sabitlerin çok dar sınırlar içinde kalması gerekir. Bu sabitlerin bugünkü değerlerinden çok küçük bir sapma göstermesi durumunda bile, bildiğimiz anlamda canlılığın ortaya çıkmasının mümkün olamayacağı öne sürülür.

Bu durumu yorumlayan teist düşünürler, evrenin canlılığı ve insan bilincini ortaya çıkarmak için bu denli hassas bir şekilde “ayarlandığını” ve bunun bir yaratıcının varlığına kanıt olduğunu iddia ederler. Buna karşılık, teist olmayan bazı düşünürler ise “çoklu evrenler” (multiverse) teorisini öne sürmüştür. Bu teoriye göre, aslında tek bir evren değil, her birinde fiziksel sabitlerin farklı olduğu sonsuz sayıda evren vardır. Bizim varoluşumuz, tam da yaşamın oluşumuna izin veren bu değerlere sahip evrende gerçekleşmiştir. Dolayısıyla, olasılık yasaları gereği sayısız evren içinden birinde yaşamın ortaya çıkması şaşırtıcı değildir.

Ancak bu yazıda, çoklu evren teorisi bir kenara bırakılarak, evrenimizin var olan tek evren olduğu varsayımı üzerinden bir analiz yapılacaktır.

İnce Ayar Argümanının Temel Örnekleri

İnce ayar argümanını savunanların sıkça başvurduğu bazı fiziksel değerler şunlardır:

  • Çekim Kuvveti: Elektromanyetik kuvvetten 10³⁹ kat daha zayıftır. Eğer biraz daha kuvvetli olsaydı evren çoktan kendi üzerine çökmüş olurdu. Biraz daha zayıf olsaydı yıldızlar oluşamaz veya yakıtlarını çok hızlı tüketirlerdi. Her iki durumda da yaşam imkânsızlaşırdı.

  • Zayıf Nükleer Kuvvet: Çekim kuvvetinden 10²⁸ kat daha güçlüdür. Bu kuvvet biraz daha zayıf olsaydı, evrendeki tüm hidrojen helyuma dönüşür ve yaşam mümkün olmazdı.

  • Güçlü Nükleer Kuvvet: Bu kuvvetin %2 daha zayıf olması durumunda protonlar ve dolayısıyla atomlar oluşamazdı. %2 daha güçlü olması durumunda ise evrendeki maddenin tamamı hidrojen olur, bu da yıldızların fiziğini tamamen değiştirerek yaşamı olanaksız kılardı.

  • Elektron/Proton Kütle Oranı: Bu oran 1/1836’dır. Orandaki çok küçük bir değişiklik, karbon elementinin kimyasal bağlar kurmasını engelleyerek yaşam kimyasını imkânsız hale getirirdi.

Olasılık Hesaplarındaki Temel Yanılgı: Antropik İlke

İnce ayar kavramını ele alırken, evrenin sınırsız sayıda olasılık içinden seçildiği varsayımıyla başlayalım. Bu durumda, içinde bulunduğumuz evrenin ortaya çıkma olasılığının rastlantıyla açıklanamayacak kadar düşük olduğu söylenebilir.

Ancak olaya başka bir açıdan bakalım: Varsayalım ki fiziksel sabitler biraz farklı olsaydı ve insan bilinci ortaya çıkmasaydı. Elimizde yine de şu veya bu şekilde bir evren olacaktı. O evrenin de ortaya çıkma olasılığı, tıpkı bizimki gibi, inanılmayacak kadar düşüktür. Fiziksel değerleri her değiştirdiğimizde, ortaya çıkma ihtimali çok düşük olan farklı bir evrenle karşılaşırız. Eğer bir “mucize” söz konusu ise, bu mucize potansiyel her evren için geçerlidir.

Bizim evrenimizi özel kıldığını düşündüğümüz şey, bilinçli canlılar olarak varlığımızdır. Ancak bu durumun evrenimizi diğer tüm olasılıklardan üstün kıldığı düşüncesi, insan merkezci bir ön yargıdan ibarettir. “Antropik yanılgı” olarak adlandırılan bu düşünce tarzı, evrenin bilinçli olarak tasarlandığının kanıtı olamaz. Aslında ince ayar tartışması, “gerçekleşmiş” bir olay üzerinden geriye dönük bir olasılık hesabı yapma yanılgısına dayanır.

Evrenin Varlığımıza İhtiyacı Yok: Ölçek Yanılgısı

Evrenin akıl almaz boyutlarını düşündüğümüzde antropik yanılgı daha da belirginleşir. Milyarlarca galaksideki milyarlarca yıldızdan, kıyıda köşede kalmış bir tanesinin küçük bir gezegeninde, yaklaşık 4 milyar yıllık bir süreç sonunda insan denen bilinçli bir canlı ortaya çıkmış ve biz, evrenin temel amacının bu olduğunu iddia ediyoruz. Bu, doğru olma olasılığı son derece zayıf bir iddiadır.

Varsayalım ki bir nükleer savaşla dünyadaki tüm yaşam yok oldu. Evrenin bütünü bundan nasıl etkilenir? Cevap basit: Neredeyse hiç. İnsanlık tümüyle yok olsa bile, bu durum evren için devasa bir kum yığınındaki tek bir tanenin ortadan kalkmasından daha önemsiz olacaktır. Evrenin var olmak için bize ihtiyacı yoktur.

Kırık Kiremit Analojisi

Analojiler yanıltıcı olabilir, ancak bu durumu somutlaştırmak için bir örnek verelim: Yüksek bir yerden bırakılan bir kiremitin yere düşüp sayısız parçaya ayrıldığını düşünün. Bu deneyi her tekrarladığınızda, oluşan parçaların sayısı, şekli ve dağılımı daima farklı olacaktır. Herhangi bir özel parçacık dağılımının tekrar oluşma ihtimali neredeyse sıfırdır. Bu durumda, her bir kırılma anında oluşan desenin bir “mucize” olduğunu söyleyebiliriz, ancak bunun bir anlamı yoktur; bu, doğal süreçlerle oluşmuş rastlantısal bir durumdur.

Şimdi örneği derinleştirelim: Kırılan kiremidin parçaları arasında, ancak mikroskopla görülebilen ve insan yüzüne benzeyen bir toz tanesi bulduğumuzu varsayalım. Buna bakıp “Kiremiti atan kişi, tam olarak bu insan yüzüne benzeyen şekli ortaya çıkarmak için tüm süreci tasarlamıştır,” demek, işte tam olarak antropik yanılgıdır.

Bilimin Gelecekteki Yanıtları

Doğadaki temel fiziksel sabitlerin nasıl ortaya çıktığı ve birbirleriyle ilişkileri, bilimsel açıdan henüz tam olarak aydınlatılmış değildir. Fizik bilimindeki ilerlemeler ve “büyük birleşik kuram” çalışmaları sonucunda, bu sabitlerin aslında birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu ve birinin değişmesinin diğerlerini de zorunlu olarak değiştirdiği sonucuna varılabilir. Belki de evrenin ilk anlarında oluşan kuvvetler, kaçınılmaz olarak bugünkü denge durumunu yaratmıştır ve başka fiziksel değerlerin ortaya çıkması zaten mümkün değildir. Bu soruların, 21. yüzyıldaki bilimsel gelişmelerle cevaplanması umulmaktadır.

Sonuç: Amaç Değil, Sonuç

Dünya, evrenin bütünü karşısında okyanustaki tek bir su molekülü gibidir. Evrenin 13.8 milyar yıllık yaşını 1 yıla sığdıracak olsaydık, bilinçli insanın ortaya çıkışı 31 Aralık gecesi saat 23:59 sularına denk gelirdi. Bu ölçek, evrenin tek amacının insanı yaratmak olduğu iddiasını oldukça anlamsız kılmaktadır.

Eldeki verilerle varılabilecek tek bilimsel sonuç şudur: İnsanın ortaya çıkışı, evrenin var olan fiziksel koşullarının bir amacı değil, bu koşullar altında milyarlarca yıl süren bir adaptasyon sürecinin bir sonucudur.

Peki, yüce bir yaratıcı bu sürecin neresinde?

“O varsayıma gerek duymadım.”

– Pierre-Simon Laplace


Kaynaklar: